SULTAN ABDÜLHAMİD’İN YASAKLADIĞI GİYSİ: ÇARŞAF

Genel olarak siyah renkli kumaştan dikilen çarşaf, içerisindeki insanın genç yahut yaşlı, çirkin yahut güzel ve hatta erkek veya kadın, kim ve nasıl olduğu konusunda isabetli bir tahminde bulunmaya imkân vermeyen bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla da çarşafa bürünmüş birinin taşıdığı sırlara vakıf olmak imkânsız bir haldir. Hal böyle olsa da çarşaf giymiş iki bayanın caddede birbirlerini tanımaları hakikaten ayrı bir idrak meselesidir.

Yakındoğu kökenli bir giysi olan ve on dokuzuncu yüzyıl ortasında yaygınlaşmaya başlamış bulunan çarşaf imali için kullanılan kumaşın gecen asırda standart bir kalınlığı olmamıştır. Çarşafın genel özelliği, kendisine bürünmüş olan kimseyi dışarıdakilerin tanıyıp bilmelerine engel teşkil etmesi olmuşsa da ince kumaştan dikilmiş çarşaf giyen kadınlar da hemen her zaman söz konusu olmuştu. Çarşafın bu türeden olanını giyenlerin başkalarını görmeleri kadar başkalarına görünmeleri de pek tabii ki kaçınılmaz bir haldi.

Ferdi temayülleri bakımından oldukça muhafazakâr olan, aynı zamanda hilafet ve İslamcılık siyaseti izleyen bir padişah olarak Sultan II. Abdülhamid döneminde çarşaf İstanbul kadınları tarafından ferace ve yaşmağa nispetle 1880’lerde daha fazla tercih edilir olmaya başlanmıştı. Ancak söz konusu vasıflarına rağmen Sultan Abdülhamid, görünüm ve kullanımı itibarıyla İslami giyim kurallarına daha elverişli olan çarşafa karşı, tabir caizse, savaş açmıştı.

Tepeden tırnağa kadar çarşafa bürünmüş Osmanlı Müslüman kadınlarının cadde ve sokaklardaki görünümü yabancı basın temsilcileri tarafından Su Kuşları’na benzetilmiş olsa da çarşaf, söz konusu hususiyetinden ötürü, Sultan Abdülhamid döneminde sakıncalı bir giysi haline dönüşmüştü. Nihayeti itibarıyla da 1892 Nisanın başında çarşafı yasaklayan bir iradenin çıkması ve icra edilmesi kaçınılmaz olmuştu.

Böyle bir iradenin çıkmasına sebebiyet veren gerekçe ise kısaca;

Kadınların bellerini sıktıkları, Hıristiyan kadınların matem giysilerine benzeyen siyah çarşaflar giydikleri ve bütün bunların İslam’a uygun olmadığı

şeklinde ifade edilmişti.

Ancak böyle bir yasağın uygulamaya konmuş olması, belki de haklı olarak, çarşafın kendileri için ciddi bir kazanç kapısı olduğu aşikâr olan yerli dokumacıları fazlası ile rahatsız etmişti. Çarşaf, iddia o ki, Bağdat veya Halep’ten gelen yerli kumaşlardan dikilen bir örtüydü; ferace ise Avrupa’dan ithal edilen kumaşlardan imal edilmekteydi.

Bir devlet başkanı olarak zikredilen hususiyetlerine rağmen Sultan Abdülhamid’in çarşafa karşı menfi bir tutum sergilemesindeki en belirleyici etken, beyan edilen zahiri nedeni bir tarafa, kontrol ve güvenlik kaynaklıydı. Ancak yasağın muvakkaten olmayıp devamlılık arz etmesinin daha başka nedenleri de vardı.

İktidarı döneminde vuku bulan bazı hadiseler ve söz konusu hadiselerin icra edilmesinde çarşafın istismar edilmiş olması bu giysi türünün yasaklı olarak kalmasını kaçınılmaz hale getirmişti.

Çarşafın yasaklanmasına kapı aralayan söz konusu hadiselerden belki de en önemlisi Sultan Abdülhamid’in daha saltanatının ilk yıllarında gerçekleşmişti. Çarşafa bürünen iki kişi tahttan indirilmiş ve hareketleri kısıtlanmış bulunan Beşinci Murad’ı kaçırmak maksadıyla saraya girmek istemiş ve bu işi icra etmelerini mümkün kılacak en emin vasıta olarak da çarşafa bürünmeyi tercih etmişlerdi. Çarşaf yapısal olarak geniş olması dolayısıyla gizlenmeye elverişli olduğu gibi içerisinde barındırdığı kimseyi dışarıdan teşhis etmenin de hemen hemen imkânı yok gibiydi.

Diğer taraftan girip çıkmalarına izin verilenlerin belli ve sınırlı, yabancı birinin girmesinin ise kesinlikle yasak olduğu Harem’e sızmanın basit ve zekice yolu olarak çarşafa başvurulduğu zaman içerisinde bir vakıa olarak tecrübe edilmişti.

Bu hal, iyi bir kamufle aracı olan ve başlarına geçirdikleri bir çarşaf ile kendilerine kadın süsü verip haremlere giren bazı kimselerin mevcudiyetlerinden söz edilmesi çarşafın bir örtü-giyim unsuru olmaktan çıkarılmasını gerektiren ehemmiyetli bir durum olmuştu.

Müslüman kadınların haneleri dışında serbestçe dolaşmaları ve gayrimüslim mahallere gitmelerinin hoş karşılanmadığı bir zamanda çarşafın koruyuculuğu istismar edilerek dışarıya çıkılıp kamusal mekânlara gidilmesi çarşaf ile ilgili olumsuz surecin nihayet kazanmasını hızlandırıcı bir başka etkendi.

Çarşaf giyenlerden bir kısmının bellerini fazlaca sıkarak yeni bir giyim şekli geliştirmeye yönelmeleri, muayyen bir çevreyi haklı olarak, öfkelendirmek için yetmiş ve artmıştı.

Çarşaf giyerek Müslüman kadını gibi görünen ama uygunsuz davranışlar sergileyen Rum kadınların mevcudiyeti de işin cabası olmuştu.

Rum kadınlarının söz konusu hali;

Fuhuş yapmaları ile bilinip kendisini Müslüman hanımı olmak üzere tanıtmak için ara sıra böyle çarşafla gezdiğinin yapılan araştırma neticesi anlaşıldığı ve bu halin Müslümanlar arasında kötü etki doğurduğu ve hadise çıkmasına sebebiyet verebileceği…

şeklinde rapor dahi edilmişti.

Bir başka hadisenin raporunda ise;

Beyoğlu’nda bir erkekle çarşaf giyerek gezen kadının, Kızıltoprak’ta Ziya Molla’nın hizmetçisi Elibra olduğu ve bu halin bir daha tekerrür etmeyeceğinin temin edildiği

ifadesine yer verilmişti.

Çarşafın yasaklı bir hususiyet taşımasının belki de en önemli sebebi 1890’lı yıllardan itibaren giderek artan bir surette tezahür eden ayrılıkçı Ermenilerin sergilediği menfi hareket ve hadiselerdi.

Muhtelif topluluk, grup ve şahsiyetlerin kisvelerine bürünerek hedeflerine ulaşmaya çalışan ayrılıkçı terör örgütü üyesi Ermeniler kadın kıyafetine girmeyi de ihmal etmemişlerdi. Çarşaf bu noktada birçok Ermeni ihtilalcisinin kendisini saklamak ve amacına ulaşmak için en elverişli giysi olma vasfı kazanmıştı.

Netice itibarıyla Müslüman kadınların ferace giymeye yönlendirilmeleri; memleketin kadim kıyafetinin esasen ferace olduğu; feracenin çarşaftan daha üstün ve değerli olduğu ve bu durumun herkes tarafından bilindiği; çarşafın suiistimal edilmesinin feracenin çarşafa olan üstünlüğünün en aşikâr delilerinden birisini oluşturduğu sürekli izaha çalışılmıştı.

Getirilmiş olan yasak, kolluk kuvvetlerinin takip, tahkik ve uyarıları neticesinde Sultan Abdülhamid dönemi İstanbul’unda cadde ve sokaklarının çarşaflı kadınlardan büyük oranda arınması kaçınılmaz olmuştu.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir