ORHAN PAMUK’U DİNLİYORUM GÖZLERİM KAPALI

 

Orhan Pamuk’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı

Orhan Pamuk, okuduğum bir romancı değildir.

Daha doğrusu okuyamadıklarım arasındadır.

Bir defa denedimse de okumayı, döndüm daha yolun başında romanın sayfaları arasından derhal geri… Beceremedim ne yapayım elimde değil bitirmeyi…

Üslubu sıkar beni nefesimi kesercesine, tatsız ve zevksiz kuru cümleleriyle… Tıpkı bir önceki cümlem misali.

Okuyamıyorsam da; “çok araştırmaya dayanan, iğne ile kuyu kazar gibi hakiki ayrıntılar var… Ama bir noktadan sonra masalsı bir âleme evriliyor…” dediği yeni çıkan romanı “Veba Geceler”inin hikâyesini… Hiç olmaz ise tanıtımını dinleyeyim dedim videodan…

Tanıtım videoları için özel bir seslendirme yapılmış… Bayağı emek verilmiş gözüküyor.

Kurgu için iyi çalışılmış…

Necip Fazıl’ı yermek için kitabın ilgili sayfası açık tutulmuş bir kenarda… Her şey hazır yani…

Öncekilerin aksine, yeni yazdığı romanın tanıtımı sosyal medyada ilk defa söz konusu oluyor…

Ancak temel maksat romanın tanıtımı değil… Tanıtımda da belirtildiği gibi sosyal medya araçlarını kullanarak mevcut “hükümeti ve kurulu baskı düzenini biraz olsun eleştirmek…” Dolayısıyla tanıtım videoları… Planlı, organize…

Veba Geceleri romanı tanıtımı maalesef edebi değil siyasi söylemler yüklü… Günümüze doğrudan göndermeler yapan ayrıntılar içeriyor.

Zaten kendisi de “Günümüze siyasi gönderme yapmaktan çekinmedim” diyor. “Ama niyetim bu değildi”, diye de ekliyor. Ama idam konusu da dâhil kitabın gündemi ile günümüzün siyasi gündemi aynı…

Pamuk, çok maalesef, diyor ki; “Mutlu ve huzurlu değilim. Benim gibi milyonlarca vicdan sahibi insan mevcut siyasal ortamdan memnun değil…”

Dahası, Pamuk, mevcut siyasal iktidara çatıp ne yapılması gerektiği noktasında da kayda değer surette akıl verdikten sonra hedefler de gösterebilmekte…!!!

“Ahmet Altan, Kavala, Demirtaş gibi cesur insanları salıverilmedikçe…. Toplumun normalleşmesi ve kendimizi iyi hissetmemiz mümkün değildir…” demekte.

“Bu olağanüstü baskıcı müstebit hükümet…” diye de ilave etmekte.

Ayasofya ve Kariye’nin müze olmaktan çıkarılıp camiye çevrilmesine de çok ama çok bozulmuş bir halde… Yazık, üzüldüğünü duyunca bende hakikaten üzüldüm kendisine!

Bu yazıyı yazmaktan asıl maksadım Pamuk’un günümüz siyasal yapısına bakışı, güncele dair siyasal beyanları ve suçlamaları değildir. Zira gerek duyması ve tenkide layık görmesi halinde bu yöndeki yaklaşımlarına siyasal iktidar cevap verir herhalde…

Bu yazıyı yazmaktan maksadım tanıtım vidosunda Sultan Abdülhamid’e dair sözleri ve yaklaşımları nedeniyledir.

Romanı içimde okuma hevesi ve okumam halinde üsluba dayanacak mecalim olmadığından gözlerim kapalı dinlediğim kurgu tanıtımdaki kendi beyanlarını dikkate alarak diyebilirim ki, Pamuk’tan, daha fazlası değil, olsa olsa amatör bir tarihçi olabilir…

Pamuk tanıtım videosundaki ifadelerine bakılacak olursa;

Sultan Murat ile Sultan Abdülhamid, saltanatları öncesi arkadaşçasına kardeşlermiş, ancak her ne olmuş ise 40 yıl sonra kardeşliklerinin yerini nefret almış…

Oysaki Pamuk da biliyor ki, Beşinci Murat, Mithat Paşalar tarafından hasta diye tahttan indirildi… Sadece 3 ay kadar padişahlık yaptı… Söz konusu 3 ay içinde bile o kendisinde değildi… Gitmek zorunda olduğu Cuma Selamlığına gidecek kadar dahi dermanı yoktu… Oturduğu yerde düz duramaz çuval gibi devrilirdi… Hakikaten akıl hastası idi… ve hep de hasta kaldı… Bir türlü sıhhat bulamadı… Ancak Abdülhamid üzerinde baskı oluşturabilmek için o hep bir araç olarak kullanılmak istendi… Şifa bulduğu iddia edildi… Haline ve yaşamına dair türlü türlü yalanlar uyduruldu.. Abdülhamid’e baskı yapabilmek, kendisini tahttan indirebilmek için mason Kleanti Skalieri yahut Ali Suavi gibi İngilizperverler Murad’ı Saray’dan kaçırma teşebbüslerinde bulundu… Abdülhamid’in gerek Murad’a gerekse Reşad’a zulmettiği hep yazıldı çizildi… Oysaki hakikat tam tersiydi… Abdülhamid, değil Murad’a zulmetmek, kızlarını ve oğlundan olan torunlarını bile evlendirdi… Reşat, padişah olunca, sürgünde tutulan Abdülhamid’in bir dediğini iki etmedi… Nasıl bir nefret ve hangi zulümdür ki Reşat’ı iktidarda iken Abdülhamid’e zulmetmekten alıkoydu…   

Romanda Abdülhamid-Murat konusunu Pamuk ele alıp derin derin yazmış… Kim bilir gerçek görünümlü ne sahte inciler dizmiştir…

Yine Pamuk’un tanıtım videosunda iddia ettiği gibi ne Abdülhamid ile Murat arasında bir ihtilaf ve nefret mevcuttu ne de yine Pamuk’un maalesef yanılarak belirttiği gibi bugünkü Türkiye’de mevcut muhafazakâr ve Batıcı taraflar arasındaki ayrılığın kökleri aslı olmayan Murat-Abdülhamid ihtilafına müstenittir. Pamuk’a önerim, illa da bir köken ve neden bulmak istiyorsa, en azından Tanzimat’a, ama daha doğru ve isabetli olarak Üçüncü Selim dönemine gitmesi ve Nizam-ı Cedid’i, basit bir askeri ocak olarak değil, daha geniş anlamı ile okumasıdır. Fikri ayrılıkların nasıl kamplaşmalara sebebiyet verdiğini görmesi bakımından Halet Efendiyi de okumalıdır… Kellesinin kopmasına kimlerin sebebiyet verdiğini de araştırmalıdır… Sultan Abdülaziz’in neden tahttan indirildiğini de okuması gerekir… Okumalıdır ki kalmasın hiçbir şey kafasında ve gönlünde nihan…

Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;

“Muhafazakâr olması ve İslam’ı siyasallaştırmaktan fayda umması Abdülhamid’in bugünkü iktidar tarafından sevilmesine nedendir.”

Abdülhamid’in bugünkü muhafazakâr nesil tarafından sevilmesinin sebeplerinden birisi tabii ki onun muhafazakâr olmasından ileri gelmektedir. Mason Murad’ı yahut Mithat’ı sevecek halleri yok ya!

Bugünkü neslin Abdülhamid’i onun muhafazakâr düşünceyi temsil etmesi nedeniyle sevdiği ne kadar doğru ise Abdülhamid’in İslam’ı siyasallaştırdığı iddiası da o derece yanlıştır. Esasen “İslam’ın siyasallaştırılması” söylemi Batı’nın icat ettiği bir dezenformasyondur. Batı Oryantalistler eliyle, Müslümanları muhafazakârlar, radikaller,  liberaller, liberal muhafazakârlar, çağdaş olanlar, laik Müslümanlar ve sair şekilde parça parça ettiği gibi İslam’ı da liberal İslam, geleneksel İslam, radikal İslam ve siyasal İslam gibi çeşitlere ayırmıştır. “Liberal İslam” yahut “İslam’ın Siyasallaşması” başlıkları ile yerli ve yabancı yazarlar tarafından kaleme alınmış kitaplar dahi mevcuttur. Oysaki İslam’ın “liberali” olamayacağı gibi “siyasallaşmışı” da yoktur. İslam esasen aslı ve esası itibarıyla siyasal bir dindir. O, Hıristiyanlık gibi sadece ahlaki kurallar manzumesi değildir. Bilakis Musevilik gibi siyasal erk olmanın kaidelerini bünyesinde muhtevidir. Yani o hem ahlaktır, hem ibadettir ve hem de siyasal iktidarı esas almaktadır. Tıpkı şer’i bir devletin kurulmasını öngören Tevrat’ın muhtevası gibi. İslam siyasal olmasaydı cihat, fetih politikası, şer’i hukuk, hilafet ve benzeri kavram ve kurumları olabilir miydi peki… Abdülhamid İslam’ı siyasallaştırmadı, zaten siyasal olan ancak Üçüncü Selim ile başlayan ve Tanzimat ile hız kazanan ve Cumhuriyet ile de sonuçlanan İslam’ın liberalleştirilmesi sürecinin önüne geçmeye çalıştı. En azından 33 yıllık Hamidiye Devri’nde bunu, az veya çok, söz konusu kılabildi… Dolayısıyla Pamuk’un dediği gibi Abdülhamid siyasal İslam’ı keşfetmedi… İslam’ı siyasallaştırmaktan fayda ummadı… O sadece zaten siyasal olan bir sistemin kurallarını kendi döneminde icra etme azmi gösterdi…

Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;

“Abdülhamid, Boxer İsyanı sırasında Batılı emperyalist devletlerin yanında yer aldı… Batılı emperyalistlere karşı isyan etmemeleri yolunda Çin Müslümanlarına tavsiyeci bir heyet yolladı… Tıpkı Arabi Paşa, Gordon Paşaya karşı Batılıların yanında yer aldığı gibi.

Pamuk, daha evvelce dediğim gibi, olsa olsa sadece amatör bir tarihçi olabilir. Öncelikle bilinmesi gerekir ki Abdülhamid, Boxer İsyanı sırasında Almanya aracılığı ile Batılı emperyalist devletlerin isyanı bastırmak için asker göndermesi teklifini, 1897 Yunan Savaşı’nın o tarihlerde hala sıcaklığını korumasına ve Alman dostluğunu riske sokma pahasına da olsa reddetti. Zaten onun İslamcılık politikası söz konusu teklife olumlu cevap vermesini son derece aykırı bir şeydi. Aksini yapmak tabir caiz ise bindiği dalı kesmek demekti. Almanya’nın ısrarına rağmen askeri kuvvet göndermedi. Bilakis bir nasihat heyeti göndermeyi tercih etti. Ancak zamana bırakılan ve gecikmeli olarak yola çıkan heyet Çin’e vardığında zaten isyan sona ermişti. Heyet isyancıları teskin etmek yerine Çin Müslümanları adına kalıcı izler bırakacak bazı faaliyetlerde bulunduktan sonra dönüp geri geldi.

Pamuk’un, Abdülhamid’in Boxer isyancıları, Arabi Paşa veya Gordon Paşaya karşı Batılıların yanında yer aldığı yolundaki beyanı hiçbir surette doğru değilse de Hüseyin Sîret, İsmail Safa ve Ubeydullah Efendi gibi bazı yakın dostlarının 1899 yılında İngiliz Sefaretine giderek Transval Savaşı’nda, Abdülhamid’e rağmen, Boerlere karşı İngiltere’nin galibiyetini temenni beyanlı Elçi Sir Nicholas O’Connor’a Tevfik Fikret imzalı metni takdim ettikleri muhakkaktır.

Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;

Abdülhamid’i siyasal iktidarın sembolü yapan şey bilgisizliktir diyeceğim… Ama o da değil… Bugünkü muhafazakârlar, Abdülhamidseverler ve hatta AKP’li bazı tarihçiler tarafından Abdülhamid’in tahtayken hiç toprak kaybetmediğinin ifade edildiği, oysaki en büyük toprak kaybının onun zamanında olduğu oratadadır.

Ben de hakikaten merak ediyorum, tanımladığı çizgideki hangi “tarihçi” Abdülhamid’in iktidarı yıllarında toprak kaybetmediğin ifade ediyormuş ki?

Muhakkak ki her eline kalem alıp tarih yazdığını zanneden tarihçi değildir. Muhakkak ki her kesimin meczupları vardır. Muhakkak ki aşkta ve nefrette hadsiz davranan ve onulmaz hata yapanlar da mevcuttur. Tıpkı Hıristiyanların çok sevmelerinden ötürü Hazreti İsa’yı ilahlaştırmaları gibi. Ama bunlar ölçü değildir ki! Tıpkı Pamuk’un çok okudum araştırdım deyip, tarihten dem vurup, Abdülhamid ile ilgili olmayacak salvolar savurması gibi…

Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;

Abdülhamid’i siyasal iktidarın sembolü yapan şey bilgisizliktir diyeceğim… Ama o da değil… Parlamentoyu kapatması, anayasayı askıya alması, Mithat Paşayı öldürtmesi… Bir yurtsever gibi değil kendi iktidarını düşünen egoist bir müstebit gibi davrandığı…

Yine merak ettim şimdi, bugüne değin kimsenin ispat edemediği Abdülhamid’in Mithat Paşayı öldürttüğü hükmünü Pamuk hangi derin bilgisi ve elindeki vesikaya dayanarak ileri sürebilmektedir.

Ben de Pamuk’un Abdülhamid’in hangi şartlar içerisinde parlamentoyu neden kapattığı, anayasayı neden askıya aldığını bilmemesi bilgisizliktir diyeceğim… Ama… bir faydası yok ki.

O kendi iktidarını düşünen egoist biri olsaydı niye hal’ edildi ki! İktidarda kalmasını bilmiyor muydu ki!

Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;

“Abdülhamid’i bugünkü iktidar için simge, kahraman yapanlardan birisi de Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan Abdülhamid Han” adlı ciddiyetsiz kitabıdır…”

Sonra da bakınız diyor ve önceden sayfasınız açıp hazır tuttuğu kitaptan Kıbrıs’ın İngilizlere geçici olarak verilmesine dair bir paragraf okuyor…

Sonra dönüp Vahdettin’i de kötülüyor…

Sonra da Abdülhamid hiç değilse Vahdettin’den daha iyidir diye belirtiyor…

Pamuk bütün bunları yakın dönemin tam bir klasik kalıpları, yaklaşımları, suçlamaları ve mantık silsilesi içinde hadiselere yaklaşarak ifade ediyor. Çünkü kaynakları aynı, Avrupalı bilmem hangi yazarı esas almış…  

Vahdettin hain…

Abdülhamid kızıl ve müstebit…

Bir Vahdettin düşünün ki kendilerini gerçek demokrat sanan bir kesim tarafından daha yargılanmadan, İttihatçılardan miras siyasi bir jargon olan, “haindir” yaftası ile lanetlenerek anılıyor…

Bir Vahdettin düşünün ki yazdığı hatıratı demokratik Türkiye Cumhuriyet’inde bugün dahi yayınlanamıyor…

Pamuk’un eline su dahi dökemeyeceği Necip Fazıl’a saldırması ise sıradan bir durum değildir. Sanatı noktasında mukayese dahi edilemeyecek olan birinin kitabını “ciddiyetsiz” olarak vasıflandırması ise hiç sebepsiz değildir. Necip Fazıl Kısakürek, Türkiye’de muhafazakar düşüncenin yeşermesine…, Ayasofya’nın ibadete açılmasına omuz vermiş ve bu uğurda hiç kimsenin katlanamayacağı türlü türlü çilelere göğüs germiş biridir. Hakikaten o yakın dönem tarihimizde öne çıkan muhafazakârlık çizgisindeki simge bir isimdir. Unutulmamıştır, unutulması da muhaldir. O nedenle simge bir isme saldırılmış olması abesle iştigal türünden bir şey asla değildir. 

Pamuk tanıtım videosunda;

Dün ile bugünü mukayese ediyor ve “müstebit olma ve milliyetçilik gibi benzerlikler de var…” diyor.

Ama diğer taraftan kitabında müstebit dediği kişinin adını her dört sayfada bir zikrediyor. Romanda Abdülhamid adı 159 ayrı sayfada 159 defa geçiyormuş. Yani Abdülhamid romanın kahramanlarından biri durumundaymış.

Bir anlamda Pamuk da, bir taraftan Abdülhamid’i zemmederken bir taraftan da onun mevcut olumlu algısından kesesini doldurma peşinde bir tutum sergilemektedir denebilir.

Abdülhamid hakikaten de bir imparatormuş meğer… Zira o, bugün dahi kendisini sevenleri de sövenleri de, ayrıt etmeden, ihya etmeye devam ediyor…

Pamuk, malum, önceki romanlarından birisinde Türk milletini katil ilan etmişti. Ermenileri asıp kestiğimizi belirtmiş, bizi bir nevi Avrupa’nın muayyen mahfillerine şikâyette bulunmuştu. Neticesi tabii ki kendisi için oldukça semereli olmuş ve Nobel ile ödüllendirilmişti.

Yeni romanında ise Abdülhamid üzerinden muhafazakâr düşünceye saldırıyor, Ayasofya ve Kariye’nin cami olmasından rahatsızlık duyduğunu alenen ifade ediyor. Abdülhamid muhafazakârlığının Türkiye’de yeniden iktidar olmasına, seçim ile de olsa, demokratik yollar ve haklarla da başa gelinmiş bulunsa, tahammül edemiyor. Muhalefetini “Altan, Kavala, Demirtaş gibi cesur insanlar salıverilmedikçe… Toplumun normalleşmesi ve kendimizi iyi hissetmemiz mümkün değildir…” diyerek belirtiyor.

Hakikaten merak ediyorum;

Pamuk edebiyatçı, romancı, sanatçı bir isim midir, yoksa mensup olduğu toplumun bir kesiminin inanç ve itikadına tahammülü bulunmayan kötü bir siyasetçi midir? 

İkinci defa Nobel ödülü olmayacağına göre, kim bilir belki de, tanıtım vidosunda siyasetini tenkit ettiği, CHP’ye Genel Başkan olabilir.

Vebalı Geceler, toplumsal sükûn adına korkmak lazım, son derece tehlikeli…

 

 

 

Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

SULTAN II. ABDÜLHAMİD'İN ÖLÜM RAPORU

Pts Haz 7 , 2021
  Sultan II. Abdülhamid’in Ölüm Raporu Sultan II. Abdülhamid, bundan tam 102 yıl önce 10 Şubat 1918’de vefat etmişti. Vefatı sonrasında naaşı bir doktorlar heyeti tarafından müşterek bir surette muayene edilmiş ve bir Ölüm Raporu düzenlenmişti. Ölüm raporuna ilaveten ayrıca naaşın mevcut durumuna dair detaylı surette bir de protokol hazırlanmıştı. […]