HİLAFET: GİZLİ ANTLAŞMAYLA HİLAFETİN İLGASINI İSMET PAŞA MI İMZALAMIŞ?

Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?

Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ancak Lozan Antlaşması’na rağmen geçerli olan ve 1947 yılına kadar da geçerliliği devam etmiş gözüken ve pek muhtemeldir ki hala da yürürlükte bulunan; bir milletin edebini, terbiyesini, inanç ve maneviyatını olduğu kadar hilafet gibi önemli bir makamı-meseleyi alakadar etmek suretiyle ülkesinin ve devletinin siyasi istikbalini de yakından ilgilendiren ve hatta ilgilendirmekten ziyade ona kesin bir surette biçim veren söz konusu gizli antlaşma bugün hala geçerli midir diye ilgililere sormak herhalde çok tabii bir vatandaşlık hakkı olsa gerekir.

Geçenlerde basında bir iddia yer aldı. İddia o ki 2024 yılında hilafeti tekrar getirmek için referandum yapılacakmış!

Eğer bilginin kaynağı derinlerden gelmiyorsa yapılan bu iddialı açıklama sadece bir varsayım, yorum yahut bir algı operasyonu olarak değerlendirilebilir.

İddianın doğruluğu bir tarafa konusu dikkat çekiciydi: Hilafet; yani Batı’nın korkulu rüyası.

İddia ve hilafet kelimeleri yan yana gelince aklım birden Cumhuriyet’in ilk yıllarına gitti…

Kemal Ohri’yi ve onun, devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye, Cumhuriyet’in çeyrek yaşını henüz doldurduğu yıllarda yazmış olduğu rapor-mektubu hatırladım….

Mektup, Lozan Antlaşması öncesi Cumhuriyet’e kurban edilen Hilafet’ten bahsetmekteydi.

1957 yılında vefat etmiş olan Ohrili Kemal Beyin hayatına dair bilgiler oldukça sınırlıdır. Ancak yaptığı görevler, meşguliyetleri ve bulunduğu yerler dikkate alındığında onun, yabancı kaynakların da ifade ettiği üzere, hiç de sıradan biri olmadığı aşikârdır.

Kemal Bey, soyadından da belli, Ohri doğumludur. Balkanların çocuğudur.

Tabii olarak Ohrili Kemal diye tanınmıştır.

Ohrili Kemal, Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşıdır.

Atatürk ile 3 yıl aynı sıralarda, Erkan-ı Harbiye’de beraber okumuştur.

Erkan-ı Harbiye’den Mustafa Kemal ile aynı yıl mezun olmuştur.

1910 yılında Osmanlı Hükümeti tarafından tahsil için Almanya’ya gönderilenler arasında yer almıştır.

Ohrili Kemal İsmet İnönü’nün de arkadaşıdır.

İsmet İnönü ile amir-memur ilişkisi içinde olmuştur. Bu ilişki daha sonraları yakın bir dostluğa dönüşmüştür.

Ohrili Kemal Çanakkale cephesinde Kurmay Heyeti içinde yer aldı. 3. Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü görevinde bulundu. Daha sonraları ise Kuzey Grubu Karargâh Kurmayı oldu.

19 Mayıs 1915’te Arıburnu’nda 2. Tümen’e mensup çok sayıda asker şehit olunca Ohrili Kemal, 22 Mayıs 1915’te 3. Kolordu Harekât Şube Müdürü olarak Arıburnu’nda Anzak karargâhında Yzb. Auberi Herbert ile yaptığı görüşmeler neticesinde 24 Mayıs 1915’te geçerli olan kısa süreli bir mütareke yapılmasını sağladı. Anzak siperleri önünde şehit düşen 3000 kadar Türk askerinin defin işleri bu mütareke neticesi ancak mümkün olabildi.

TİCARİ GİRİŞİMLERİ

Ohrili Kemal veya resmi belgelerdeki kayıtlı şekli ile Kemal Ohri’nin askerlik mesleğinden ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra tam olarak ne yaptığını bilemesek de İsviçre, İspanya ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinde bulunduğunu söyleyebiliriz.

Onun bu coğrafyalardaki mevcudiyeti, kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla, daha ziyade ticari içerikli, özellikle askeri malzeme üretimi ve satışı yapan büyük firmalarla bağlantılı olmasından kaynaklanmıştır. O, Cumhuriyet’in ilk yıllarında savunma sanayi alanında yapılan satın almaların iyi bir aracısı ve komisyoncusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

1934 yılında, örneğin, Türkiye’nin 20 mili metrelik makineli tüfek mühimmatı tedarikinde WO (Werkzeugmaschinenfabrik Oerlikon) şirketinin satışlarına aracılık etmesinden ötürü  % 7 oranında bir komisyon almaya hak kazanmıştır. Alman askeri sanayi üretimi Junkers uçakları ve motorlarının pazarlama işleri ile de yakından alakalı olmuştur. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst kademelerinde bulunan isimleri yakinen tanıması ve döneminin bakanları ile samimi münasebetlerinin olması daha 1925 Martında Almanya’daki uçak sanayisi üreticileri ile Ohrili Kemal arasında üretilen malların pazarlanmasına aracılık etme konusunda bir sözleşme yapılmasını sağlamıştır.

Yine o, ticari konularla ilgili ziyaretlerde bulunmak üzere zaman zaman İspanya’ya seyahat etmiştir.

 KIBRIS MESELESİ

Ohrili Kemal sadece ticari işlerle uğraşmamıştır. O aynı zamanda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin istikbalini yakından ilgilendiren siyasi konularla da alakadar olmuştur. Görünürdeki meşguliyeti olan ticari girişimciliğinin yanında Türkiye adına istihbarat edinmeye çalışmış ve edindiği bilgileri, kendi yorumlarını da katarak, o dönemin en üst seviyedeki devlet idarecileri ile paylaşma cömertliği göstermiştir.

Bu anlamda, örneğin, onun Adnan Menderes’e göndermiş olduğu Kıbrıs ile ilgili telgrafından bahsedilebilir. Onun Kıbrıs konusuna dair vermiş olduğu bilgi hakikaten önemlidir.

1955 yılı yaz aylarında Kıbrıs’a dair endişelerin artması ve Yunanistan’ın mütemadiyen adayı kendisine ilhak peşinde koşması, ayrıca 28 Ağustos 1955 tarihinde ada Türklerine karşı Rumlar tarafından katliama girişileceği yönündeki haberler üzerine Ohrili Kemal de harekete geçmiş ve Başbakan Menderes’e hitaben 30.08.1955 tarihinde Kıbrıs’ın siyasi ve mülki durumuna dair bilgi veren bir telgraf çekmiştir.

Telgrafında, özetle; Kıbrıs’ın 1878 senesinde Rusya’ya karşı bize yardım etmek ve Kars ile Ardahan tarafımızca geri alınıncaya dek geçerli olmak ve geçici bulunmak şartıyla İngilizlere bırakılmış olduğunu; Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs hakkında ne açık ne de dolaylı hiçbir ifadenin geçmediğini ve dolayısıyla 1878 Antlaşması’nın bugün geçerli olmasının icap ettiğini; bu bilgileri kendisine Lozan Antlaşması’nda görevli ve yetkili bir zatın verdiğini belirtmiştir.

HİLAFET’İ CUMHURİYET’E KURBAN EDEN GİZLİ ANTLAŞMA

 Yukarıda giriş sadedinde verdiğimiz bilgilerden sonra Kemal Ohri ile ilgili üzerinde durmak istediğimiz asıl husus onun 1924’te Hilafet’in ilgası ve dini eğitimin Türkiye’de yasaklanması konuları ile alakalı olup İngiltere ile Türkiye arasında imzalanmış olduğunu belirttiği gizli antlaşma ve kaleme aldığı mektubudur.

Onun 28 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu mektubu yakın dönem siyasi tarihimize ışık tutması ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki uygulamaların ne kadar milli yahut yerli olduğunu, ne kadarının öz irademizle alındığını ve ne kadarının zorlamalar, mecburiyetler ve kamuflelerle tatbik alanına konulduğunu göstermesi bakımlarından hakikaten ibretliktir.

Her nasılsa “Sakıt Hanedan Azasından Kemal Ohri’nin İsmet İnönü’ye Mektubu” ana başlığı ile Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş olup araştırmacılara açık halde bulunan söz konusu mektup Ohrili Kemal’in Cenevre’de Segy pansiyonunda kaldığı sıralarda daktilo edildikten sonra postaya verilmiştir.

Aslında bir tür analiz-rapor denilebilecek olan mektup toplamda 11 sayfadan meydana gelmekte olup Ohrili Kemal’in kendi şahsi meselelerini de içermektedir. Ancak mektubun esas yazılış amacı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye istihbari bilgiler vermek ve siyasi önerilerde bulunmak olmuştur.

Mektubun doğrudan doğruya dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye hitap ediyor olması Ohri ile İnönü arasındaki ilişki ve yakınlığı göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Mektup muhtevası itibariyle ve kısa bir ifadelerle, Osmanlı Devleti’nin savaşa girme şekli; İttihat ve Terakki liderlerinin yanlış politikası; İngiltere’nin hilafet siyaseti; hilafetin kaldırılmasını öngören İngiltere ile imzalanan gizli antlaşma; o günkü genel siyasi şartlar; hilafetin kaldırılması sonrası İslam dünyasının Türkiye ve İngiltere’ye bakışı; İngiltere’nin hilafeti yeniden getirme arayışları ve sair konulardan oluşmakta ve ayrıca kişisel bilgi ve birikimler ışığında genel bir değerlendirme ile birlikte İsmet İnönü’ye yapılan bir kısım önerileri kapsamaktadır.

Yukarıda kısaca muhtevasından bahsettiğimiz Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı İsmet Paşa’ya

1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile İngiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.

Kemal Ohri’nin antlaşmaya dair tafsilatlı bilgi vermemesinin nedeni, öyle anlaşılmaktadır ki, antlaşmanın gizliliği bir tarafa, gerek İsmet İnönü’nün gerekse daha başkalarının zaten konuya hem önceden beri vakıf olmaları hem de konunun zaman zaman bir kısım teklifler nedeni ile gündeme gelmiş olmasından kaynaklanmış gözükmektedir.

Hal böyle olmakla birlikte mektupta geçen ifadeler dikkatlice okunduğunda söz konusu antlaşmanın mahiyet ve neden imzalanmış olduğuna dair kesin bilgi olarak ortaya çıkan hususları şu şekilde sıralamak mümkündür:

  1. Türkiye ile İngiltere arasında yapılmış gizli bir anlaşma mevcuttur.
  2. Antlaşma toplamda 4 maddeden oluşmaktadır.
  3. Sözü edilen gizli anlaşma Lozan Antlaşması (1923) öncesinde imzalanmıştır.
  4. Antlaşmayı İsmet İnönü imzalamıştır.
  5. Gizli antlaşma Lozan Antlaşması’na rağmen geçerliliğini korumuştur.
  6. Gizli antlaşma 1947 yılında hala geçerli durumdadır. 
  7. Gizli antlaşmanın içeriği hilafet ve saltanatın kaldırılmasını kapsamaktadır.
  8. Gizli antlaşma Türkiye’deki Dini Eğitim Yasağını da içermektedir.
  9. Lozan Antlaşması Hilafet ve Saltanat’ı kaldırma sözü verilmesi neticesinde ancak imzalanabilmiştir.
  10. Hilafet ve Saltanat ilga edilmeden barış yapılamamıştır.
  11. Antlaşmanın İngiltere ile birlikte ilga edilmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na defalarca teklif edilmişse de İngiltere’yi kızdırmamak adına bu teklifler dikkate alınmamıştır.

 

Kemal Ohri söz konusu antlaşmanın imzalanma gerekçesini İttihat ve Terakki idarecilerinin Birinci Dünya Savaşı’nın neticesi itibariyle Osmanlı Devleti’nin tamamıyla çökmesine sebebiyet vermesinden korkarak ve toptan harp diyerek yanlış bir adımla ve gereksiz yere Cihad-ı Mukaddes ilanında bulunmaları ve dolayısıyla İngiltere’yi hilafetin kaldırılmasını gerçekleştirme şeklindeki eski kararında teşvik ve tahrik etmeleri ve nihayet harbin sonunda, Türkiye’nin istilaya uğratılması ve barış yapılabilmesini mümkün hale getirebilmek adına Hilafet ve Saltanat’ın kaçınılmaz olarak ilgası yoluna gidilmiş olduğu şeklinde açıklamaktadır. 

Mektupta üzerinde durulan bir diğer husus ise o günlerde İngiliz siyasilerinin hilafeti yeniden uygulamaya sokma düşüncesi içerisinde oldukları bilgisidir.

Bu konuya kısaca işaret eden Ohrili, hilafetin başka bir devletin veya gücün eline geçmesinin kesinlikle Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olacağını ve şayet hilafet yeniden ilan edilecekse bunun yeri, eskiden olduğu gibi yine Türkiye olmalıdır, demektedir. Hilafetin başka bir yerde ve tarzda uygulanması ise kesinlikle “caiz değildir” diye belirtmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti tarafından hilafetin ilga edilmesi kararının alınmış olmasının gerek Türk halkı gerekse İslam dünyası nezdinde huzursuzluğa sebebiyet verdiğini de belirten Ohrili,  Hilafet ve Saltanat’ın ilgasının ve Türkiye’de dini eğitimin yasaklanmasının gerisindeki etkin gücün İngiltere olduğu şeklindeki halktaki kanaatin İslam dünyasında da geçerli bir kanaat olduğunu ve bu durumun Türk-İngiliz ittifakına zarar verdiğini söylemekte, İngiltere’nin hilafet sistemini başka bir ülkede yeniden hayata geçirmeye kalkışmasının müttefiklik kurallarına uygun bir siyasi hareket olmayacağı gibi Türkiye’nin menfaatlerine de kesinlikle zarar vereceği fikrini izah etmeye çalışmıştır.

Ohrili, İngiltere’nin hilafeti başka bir coğrafyada uygulamaya koyması halinde Türkiye’nin bundan ciddi derecede zarar göreceğini dile getirdikten sonra Türkiye ile İngiltere arasında var olan gizli antlaşmanın varlığına değinmekte ve iki devlet arasında yapılan gizli bir antlaşma neticesi ilga edilen hilafet makamının siyasi ve dini temsilinin esasen Büyük Millet Meclisi’ne bırakılmış olduğu hususuna da vurgu yapmaktadır.

Mektupta ayrıca Türkiye’de Cumhuriyet’e geçişle birlikte yasaklama getirilen dini terbiyenin Mustafa Kemal tarafından geçici bir süre için düşünüldüğüne yine Mustafa Kemal’in siyasi uygulamaları ve konuşmalarından örnek vermekte ve bu yasağın biran evvel sona erdirilerek dini terbiyenin başlatılmasının doğru olacağını belirtmektedir.

Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye nihai önerisi ise Lozan Antlaşması öncesinde İngiltere ile imzalanmış olan gizli antlaşma neticesi ilga edilen ancak mevcudiyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsına bırakılmış bulunan Hilafet’in, söz konusu gizli antlaşma feshedilmek suretiyle Hilafet’in Türkiye’nin çıkarları adına yeniden uygulamaya konmasının Türkiye için son derece faydalı olacağı fikridir.

Kemal Ohri’nin rapor-mektubunda vermiş olduğu istihbari bilginin doğru olup olmadığını tespit anlamında 1940’lı yılların siyasi gelişmelerine ve İslam dünyasının o dönemki dini temsil ve uygulama noktasında içinde bulunduğu hale bakmak gerekmektedir.

Ancak o devrin hilafet noktasında siyasi durumuna bakmadan evvel, Ohri’nin beyanlarını destekler manada, yine Ohri’nin mektubundan iktibasla, Mustafa Kemal’in 1923 İzmir harp oyunlarından sonra yaptığı konuşmasındaki “Büyük bir dostluğun yeniden kurulması, sulhun teessüsü (gerçekleştirilmesi) makam-ı hilafetin ilgasına menuttur (hilafet makamının kaldırılmasına bağlıdır).” ifadesini burada zikretmek gizli antlaşma konusuna açıklık getirmesi bakımından doğru olacaktır.

Hilafet 1924 Martında Türkiye’de kaldırıldıktan sonra başta Hint Müslümanları olmak üzere İslam dünyasında ciddi bir şaşkınlık yaşanmıştı. Milli Mücadele yıllarında İslam dünyası ile olan işbirlikleri ve Şehy Senusi gibi dini liderlerin Anadolu ve Ortadoğu’da propaganda faaliyeti içerisinde olmalarının sağlanması; Anadolu’da İslam ve Hilafet Kongrelerinin düzenlenmesi; Yavuz Sultan Selim’e atıfla kanımızın son damlasına kadar İslam’ın savunucusu olacağız söylemleri ve verilen savaşın hilafet için, halife için, hilafet merkezi İstanbul için olduğunun dağıtılan beyannamelerde belirtilmesi İslam dünyasının Milli Mücadele hareketine maddi, manevi ve siyasi bakımlardan destek vermesini sağlamıştı. Ancak bütün bu ve benzeri söylem ve eylemlerden sonra 1924’te hilafetin ilgası İslam dünyasında büyük bir şok ve akabinde ciddi bir travmanın yaşanmasına sebebiyet vermiştir.

Hilafet makamını, bazı itirazlar söz konusu olsa da, İslami idarenin vazgeçilmez unsuru olarak gören İslam ulemasının girişimleri ile önce 1924’te Mekke’de, hemen sonrasında 1926’da Kahire’de ve en nihayet 1931’de Kudüs’te İslam dünyasının muhtelif coğrafyalarından gelen temsilcilerin katılımları ile tertiplenen Hilafet Kongreleri izlemiştir.

Ankara, her birisinin ayrı bir hikâyesi olan bu kongrelerin hiç birisine sıcak bakmadığı gibi bazılarında temsilci bulundurmakla birlikte menfi bir tavır takınmayı benimsemiştir.

Bu dönemde parçalanmış bir vaziyet arz eden İslam beldelerinin iktidardaki idarecilerinin adı kadar daha başka şahsiyetlerin de hilafet makamı için ismi geçmekteydi. Sürgünde bulunan Halife Abdülmecid Efendi, Sultan Vahdeddin, Kral Faruk, İbn Suud, Afgan Emiri, Fas Sultanı, Şeyh Senusi ve daha başkaları bu isimlerden bazılarıydı. Ancak ismi adaylar arasında geçen ve bu işin en heveslisi olan ise Mekke’deki Şerif Hüseyin olmuştu.

Şerif Hüseyin, gerek kendisi gerekse oğulları ile birlikte İngiltere ile yakın ve sıcak bir temas içerisindelerdi. Arap Hilafeti siyaseti güden ve Osmanlı Hilafeti’ni ancak bu şekilde yok edebileceğine inanan İngiltere ile Şerif Hüseyin Birinci Dünya Savaşı öncesinde siyasi, maddi ve dini alanlarda sağlam ilişkiler kurmuştu veya en azından Şerif Hüseyin ilişkilerin öyle olduğuna inanmaktaydı.

Almanya ve İtalya’nın da kendine özgü hilafet politikası izlediği o tarihlerde Fransa ise sürgündeki Halife Abdülmecid Efendi ve fakat daha ziyade Fas Sultanı üzerinden kendisine özgü bir hilafet siyaseti inşa etme çabası içerisindeydi.

İngiltere, hilafet siyasetinde öncelikle Şerif Hüseyin ile yola çıkmış fakat daha sonraları onu İbn Suud ile saf dışı etmeyi uygun bulmuştu. Sulatan Vahdeddin’i Hindistan’da halife yapma fikrinden ise Hintlilerin itirazı üzerine vaz geçmişti. Afgan Emiri’ne sempati duysa da emellerinin tahakkukuna onu yeterince kâfi görmemişti. Nihayet 1940’ın hem öncesi ve sonrası zamanlarında Mısır Kralı Faruk’un hilafet makamı için daha münasip olabileceğine kani olmuştu.

Kral Faruk da halife olmayı oldukça arzu etmekteydi ve esasen biraz da onun halifelik özlemleri nedeniyle 1925’te toplanması öngörülen Kahire Hilafet Kongresi bir yıl gecikmiş ve ancak 1926’da toplanabilmişti.

Mısır uleması, hilafet makamının mevcudiyetine muhalif olan az sayıdaki ulemaya rağmen, Halife Abdülmecid Efendinin hilafetini destekleyenler ile Kral Faruk’un halife olmasını isteyenler, Ezher Şeyhleri ve diğerleri, şeklinde ikiye ölünmüştü.

1926 Kahire Hilafet Kongresi ne hilafeti Kahire’ye, eski yurduna, yeniden taşımaya ne de Kral Faruk’u halife yapmaya, ne o sırada ne de sonrasında, muvaffak olamamıştı. Fakat hilafet konusu daha uzunca bir zaman tartışma ve kapmaca mevzuu olmaktan da kurutulamayacaktı.

Avrupa devletleri, özellikle Fransa ile İngiltere arasındaki hilafeti kendi kontrolünde tutma mücadelesi; İslam dünyası liderleri arasındaki “halife ben olmalıyım” rekabeti; Hindistan’ın yüz bine yakın Müslüman nüfusu ve etkin siyasal ulema nüfuzu ile konuyu istediği gibi evirip çevirmesi; nihayet zengin tarihi, siyasi ve dini tecrübesi ile o dönemin her halükarda ağırlıklı ülkesi olan Türkiye’nin hilafeti ne kendine yar etme ne de bir başkasına yar olmasına rıza gösterme tarzındaki yeni siyaseti, mazinin, halin ve istikbalin hakikaten son derece önemli siyasi ve dini makamı olan hilafet makamını atıl ve kullanılamaz bir hale getirmiş, geçen zaman özünü ve korunu söndürememişse de onu küllerine gömmüştür.

Hilafet, Kemal Ohri’nin mektubunda da belirttiği üzere 1940’lı yıllarda İngiliz siyasilerinin gündeminde canlı ve de sıcak bir konu olmuştur.

İngiltere Hindistan’da İngiliz idaresine karşı başlayan ve dönemin halifesi olan Osmanlı padişahının çağırısı ile yatışıp sona eren Sipahi İsyanı sonrasında hilafetin ne denli etkili bir silah olduğunun daha o zamanlar farkına varmıştı. Hilafetin gücü ve Batı’ya karşı bir silah olarak kullanılabileceği gerçeği Sultan II. Abdülhamid devrinde uygulamaya konan İslamcılık siyaseti ile yakın zamanlarda bir kez daha görülmüş ve anlaşılmıştı.

İngiltere, yaşanan ve şahit olunan bu gerçekler ve daha birçok nedenlerden ötürü hilafetin, en azından mevcut haliyle, varlığını sürdürmesini hiçbir şekilde doğru bulmamıştı. Hilafeti, şayet muhafaza etmek gerekiyorsa, onu kendi çıkarları dâhilinde muhafaza etmeyi ve kendi kontrolünde olan bir halife olması politikası izlemeyi tercihte bulunmaktaydı. Bunun için de zayıf ve kontrol edilebilir bir Arap Hilafeti, Hint Hilafeti veya zaten uzunca bir zaman kendi işgalinde kalmış olan Mısır’da bir Mısır Hilafeti olmasını yeğlemişti.

Hamidiye devrinde doğup büyüyen, okuyup devlet kademelerinde göreve gelmiş olan ve Cumhuriyet idaresinin kurulmasına öncülük eden devlet ricali de İngiltere’nin şahit oldukları ikiyüzlü ve ince siyaseti dahilinde hilafetin ne anlam ifade ettiğinin muhakkak ki farkındalardı.

Belki de bu farkındalık sebebiyledir ki Cumhuriyeti kuranlar onu kurma yolunda hilafeti kaldırma esaslı Türk-İngiliz gizli antlaşmasını imzalamaya mecbur kalarak hilafeti İngiltere’ye kurban etmişlerdi ve fakat İngiltere’ye itimat edemedikleri ve hilafetin Türkiye’den başka bir coğrafyada ihyasını da arzulamadıkları için “Halife hal edilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır” demeyi bir emniyet gereği olarak satırlara döküp kanunlaştırmışlardı.

Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ancak Lozan Antlaşması’na rağmen geçerli olan ve 1947 yılına kadar da geçerliliği devam etmiş gözüken ve pek muhtemeldir ki hala da yürürlükte bulunan; bir milletin edebini, terbiyesini, inanç ve maneviyatını olduğu kadar hilafet gibi önemli bir makamı-meseleyi alakadar etmek suretiyle ülkesinin ve devletinin siyasi istikbalini de yakından ilgilendiren ve hatta ilgilendirmekten ziyade ona kesin bir surette biçim veren söz konusu gizli antlaşma bugün hala geçerli midir diye ilgililere sormak herhalde çok tabii bir vatandaşlık hakkı olsa gerekir.

Mahiyeti tam olarak nedir, kim, kimlerle, nerede ve nasıl ve niye böyle bir antlaşma imzalamışlardır ve antlaşma bugün hukuken ne durumdadır hususları da merak edilip akla ilk gelebilen sorulardandır. Feshedilmiş yahut geçen zaman içerisinde tabii olarak yürürlüğünü yitirmiş durumdaysa metnini ve hikâyeni okumak da herhalde ilginç olmalıdır.

Anlaşılan o ki Kemal Ohri yazdıkları ve söyledikleri ile sadece Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ama gizli tutulan bir geçeğe işaret etmekle kalmamış fakat aynı zamanda; “Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir”, şeklindeki o dönemde bile garipsenen bir ifade tarzının nedenini birazcık da olsa anlaşılır kılmıştır.

Yazının başında bir iddia olarak ortaya atıldığından bahsettiğimiz referandum konusu da esasen Ohri’nin rapor-mektubunda daha o tarihlerde bahis konusu edilmiş gibidir.

Ohri içinde bulunulan siyasi duruma genel olarak işaret ettikten sonra söz konusu iddiaya benzer bir teklifte bulunmuş ve fikrini şu şekilde ifade etmiştir:

“Gerçi hükümet şekli İslam kamuoyunda bir tesiri haiz olmamışsa da İslam’ın gereklerinin esaslarından biri olan hilafetin ilgası ve akabinde hala devam eden İslam terbiyesinin okullarda kesinlikle yasaklanması, yalnız Türkiye’de değil bütün İslam dünyasında büyük bir hoşnutsuzluk uyandırmıştır.

Hakkıyla söylemek lazım gelirse İngiltere siyasetiyle teşriki mesai büyük bir yarar olarak kabul edilmekle beraber hilafet ve saltanatın ilgası, herkeste büyük bir iç tepki doğurmuştur. Hele Türkiye dini teşkilatı kaldırıyor, denildikten ve halife bütün aile efradı ile memleketten tam bir hakaret ve sefaletle çıkarıldıktan sonra, bütün patrikhanelerin, hahamhanelerin.. vs. en eski dini teşkilata varıncaya kadar Türkiye’de eskiden olduğu gibi vazifelerine devam etmeleri bu infiali, en yüksek dereceye çıkarmıştır. Bu işlerin nereden ileri geldiği ve ne suretle Lozan’da ilk antlaşma imzalandığı herkesçe malum olduğu ve hele Lord Kürzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken neler söylediği bilindiği için bundan ortaya çıkan her şeyi bütün çıplaklığı ile anlamak mümkündür.

Bundan dolayıdır ki…. Türkiye’de dini terbiyenin kaldırılması, İslam âleminde hilafetin ilgası hep İngiltere devletinin baskısından ileri gelmiş olduğu kabul edilmektedir…

Yine bütün parlak vaatlerle beraber Sovyetler savaşı kazandığı takdirde İslam âleminin ve bunun başında Türkiye’nin kendi elim akıbetini de görmesi gerekir.

Peki, bu vaziyeti düzeltmek nasıl mümkündür?

Bugünkü vaziyette tam anlaşma ve çözüm şekli şöyle olabilir:

  1. İngiltere, Türkiye ile imzalanmış olan 4 maddeli Lozan Antlaşması öncesindeki gizli antlaşmasını, Türkiye ile birlikte fesheder.
  2. Türkiye 1924’te feshedilen ancak hilafet makamı olmakla Büyük Millet Meclisi’nin mefhum (kavram) ve mazmununda (anlamında) mündemiç (saklı) bulunan hilafetin temsili hakkını Meclis bir kanun ile Cumhurbaşkanı’na bahşeder.
  3. Diğer memleketlerde olduğu gibi Türkiye’de de okullarda dini eğitime müsaade olunur.
  4. Türkiye hükümetinin laik vaziyetini Kabine yine muhafaza eder. Zaten İslam’ın esasında ruhbanlık yoktur.

 

Bütün bunlar ile elde edilecek netice şudur:

  1. Türkiye’de dindar kalmış olan çoğunluk infialini terk ile kerhen değil fakat samimi surette İngiliz dostluk ve ittifak siyasetine sarılır ve diğer siyasetlerin girmesine şiddetle muhalefet eder.
  2. İslam âlemi, bunu his ile Türkiye’nin müttefiklerine karşı çok samimi davranır.
  3. Türkiye, hilafeti temsil ettiğinden bütün İslam âlemi üzerinde siyaseten etkili olur. Ve bu suretle de başka muhalif cereyanlara mani olmak imkânı hâsıl olur.

 

Burada, acaba hilafet başka bir yerde uygulanma alanı bulabilir mi diye bir soru akla gelebilir.

Bu düşünce çok kere akla gelmekle birlikte hilafet makamı ancak müstakil bir devlete ait olup bu da tam müstakil bir hükümetle olabilir. Bugün dünyada İslam olarak Türkiye’den başka bu vasıfları haiz, azmini ve tehdidini gerçekleştirmeye muktedir bir tek hükümet yoktur. Ayrıca böyle bir hükümet ortaya konmak istense bile, Türkiye kadar bu hareketi güzel bir surette idare edebilecek, hilafetin gerektirdiği görevleri yerine getirebilecek bir devlet halen mevcut değildir. Arap emirleri de ekseriyetle Türkleri tercih ederler; çünkü bu vasıfları ancak Türklerde görürler. Tabii ki müstesnaları vardır; fakat onlar da müstesnadırlar…

Bu kararı Türkiye kendiliğinden yapmalıdır, hususuna gelince, bu değerlendirme ne kadar isabetli olursa olsun, antlaşmalar müştereken yapılır ve yine müştereken bozulur. Özellikle Türkler bu hususta çok vefalıdırlar. Hele başta bu antlaşmayı imza etmiş olan zat başka türlü hareket edemez. Asıl bu mütalaayı İngiltere devleti münasip bir şekilde teklif etmelidir. Yoksa bu antlaşmayı müştereken İngiltere ile ilga etmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na teklif çoktan ve defalarca yapılmıştır. Fakat tereddüt aşikârdır. İngiltere’nin gücenip darılacağı düşünülmektedir.”

Söze hilafete dair bir iddia ile başladık bu noktaya kadar geldik.

Ne diyelim…

Bazen ileride olacak bazı şeyler abdala önceden malum olur… derler.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir