FİLİSTİN YAHUT BİR HAPİSHANE – BİR ŞEHİTLİK

Filistin meselesi sadece bugünün gündemi ve konusu olmamıştır ve olmayacaktır.

Bugünkü şahit olduğumuz meselelerin yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi ve uzunca bir hikâyesi söz konusudur ve görünen o ki olmaya da devam edecektir.

On dokuzuncu asrın ikinci yarısı ve özellikle son çeyreği esasen Türkiye’nin bugünkü siyasi meselelerinin belirginleştiği, içsel olarak biçimlenip olgunlaşmaya yüz tuttuğu ve nihayet kemikleşme sürecine girdiği bir dönem olmuştur.

Bu devrede, Makedonya meselesi, Bulgar meselesi, Akabe meselesi, Hicaz meselesi, Misyonerlik meselesi, Meşruti yönetim meselesi, Kıbrıs meselesi, Mısır meselesi, Yemen meselesi, Ermeni meselesi, Filistin’e Yahudi göçü meselesi gibi bir dizi siyasi problemin mevcudiyeti söz konusudur.

Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ile birlikte bu meselelerin de büyük bir kısmı tabii olarak bitmiştir. Ancak Kıbrıs, Ermeni ve Filistin meseleleri hala sürmekte ve Türkiye’yi dış politikada bir hayli meşgul etmektedir.

Kıbrıs ve Ermeni meselesi stratejik açıdan ve Türkiye’nin geleceği ve toprak bütünlüğü bakımlarından oldukça önemlidir. Ve bu iki mesele, Türkiye, siyasi, askeri ve iktisadi bakımlardan güçlü olduğu takdirde üstesinden gelinebilecek meseleler kategorisindedir.

Filistin meselesi ise hem coğrafi hem de inanç boyutu olan ve her iki bakımdan da Türkiye’yi yakından alakadar eden bir konudur.

Filistin Coğrafi açıdan Ortadoğu’da yer alması yanında sınırları, uzaklığı ve stratejik önemi yönüyle de bütün Ortadoğu’yu ve tabii olarak Türkiye’yi de alakadar etmektedir. Ayrıca “Vaad Edilmiş Topraklar” kavramının bugünkü İsrail devleti ile sınırlı olmaması ve daha geniş bir alanı ve coğrafyayı kapsıyor bulunması tüm Ortadoğu ülkeleri gibi Türkiye için de endişe vericidir. Bu tarihsel kökenli endişe verici unsura bugünkü İsrail hükümetinin her geçen gün yeni işgallerde bulunup yerleşim merkezleri oluşturarak iskân sınırlarını ve dolayısıyla da sürekli hâkimiyet alanını genişletmesi ve bunu izlemiş olduğu militarist politika ile de pekiştirmesi ilave edilince durum daha da vahim bir hale gelmektedir.

Filistin halkının Müslüman olması ve dolayısıyla iki toplum arasında din kardeşliğinin bulunması ve ayrıca Kudüs’ün Filistin coğrafyasında yer alması ve diğer din salikleri kadar Müslümanlar için de kutsiyet arz etmesi Filistin meselesini kaçınılmaz olarak önemli kılmaktadır.

Coğrafyanın kutsiyeti ve halkının Müslüman olması, Türkiye’nin yanı sıra, diğer İslam toplumları ve devletlerini de konuyla alakalı hale getirmektedir.

Geçen asırdan bugüne bize intikal etmiş olan ve klasik dış politika problemlerimiz arasında yer alan Kıbrıs ve Ermeni meselelerini Türkiye lehine çözüme kavuşturulması oldukça muhtemel ve mümkündür. Ancak Filistin meselesini değil kısa sürede, uzun vadede dahi çözüme kavuşturmak pek de olası gözükmemektedir.

İsrail hükümetinin Ermeniler lehinde karar alınmak üzere meclise bir tasarı sunma hazırlığında olması yolundaki bir girişimin ise kanaatimce ne mümkünâtı vardır ne de, sunulmuş ve kabul edilmiş olsa dahi, bir anlamı. Zira böyle bir hareket ile Nazi Almanyasının Yahudi ırkına ve tarihine sürmüş olduğu yüz kızartıcı o iğrenç lekenin yünikliği/tekliği son ermiş olacaktır. Buna değer bulunur mu, hiç sanmam. Ancak öyle veya böyle, böyle bir girişimin ihtimali bile Türkiye-İsrail ilişkileri daha da gerecek ve güvenilmez hale getirecektir.

Filistin meselenin her şeyden önce akîdevî yani inanç boyutunun olması ve üç ilâhî dinin her birince de Kudüs ve çevresinin kutsal sayılmış bulunması ihtilafın tek bir taraf adına çözümünü de çözümsüz kılmaktadır.

Yahudi, Hristiyan ve Müslüman, her üç dinin müntesiplerinin bu coğrafya ve özellikle Kudüs’teki tarihsel mevcudiyetleri ve tarihi varlıkları problemin derinleşmesine ve kolayca çözümlenmesine yine engel oluşturan bir diğer husustur.

İsrail’in sınırsal olarak sürekli genişleme politikası ve bunun neticesinde maruz kalınan felaketler, yakılıp yıkılan ocaklar, viran olan haneler, çekilen sefaletler ve gerçekleşen katliamlar, kin ve nefretleri biraz daha artırmakta, durumu içinden daha da çıkılmaz bir hale getirmektedir.

Bir zamanlar sığınmacı olarak gelinip yerleşilen Filistin’de Filistin halkını öz yurdunda garip kılmak ve hatta hak ve hukuk tanımadan onları vatanından, tarihinden, inancından kısacası “öz”ünden mahrum etmek demektir.

Militarist İsrail hükümetlerinin bu politikası her iki tarafı keskin bir mücadeleye sevk etmekte ve “kanı kanla yıkamak” gibi sonuçsuz çözüm arayışlarına ve sonu gelmez çatışmalara maruz bırakmaktadır.

Dünyanın en mukaddes ve en emin beldesi ne yazık ki her gün kanın aktığı, vahşetin yaşandığı iç sızlatan manzaralara şahit olmakta, huzur ve sükûn her geçen gün daha da derinleşerek bozulmaktadır.

Yıllardır onlarca, yüzlerce ve binlerce sayıdaki ölen ve öldürülen Filistin’i ile Filistin adeta dünyanın en büyük şehitliğine dönüşmektedir. Filistin için dökülen her kan, toprağına gömülen her beden ise onu tabii olarak daha da değerli kılmakta, asla vazgeçilmez hale getirmekte ve kutsiyetini bir kat daha artırarak uzlaşı arayışlarına ket vurmakta ve çözümsüzlüğe sevk etmektedir.

Bu gerçeğin farkında olan Osmanlı idaresi devr-i iktidarında herkesin kutsalına saygı duymuştur. Ben dememiş, biz demiştir. Herkese hakkını vermiş, haksızlık etmemiştir.

Her dinden ve inançtan insana inancını yaşama ve yaşatma hakkı tanımıştır. Bir taraftan Kanuni’den kalan surları ıslah ederken bir taraftan da kiliseleri yaptırmış ve yaşatmış, Süleyman mabedini tamir ettirmiştir.

Kimsenin ezilmesine veya bir diğerini ezmesine izin vermemiş, aksine hareket edenler için gereğini yapmıştır.

Mukaddesleri korumuş, kutsiyetlere saygı duymuş ve tam 400 yıl sükûn ve barış içerisinde Kudüs ve Filistin’de hüküm sürmüştür.

Hatırlayalım ki 1853-1856 Kırım Harbi’nin çıkış nedeni, görünürde de olsa, Kudüs’teki kutsal yerler meselesinden kaynaklanmıştı. Neticede yaşanan savaşta onca insan ölmüş, kan dökülmüş fakat Kutsal yerler meselesinde kimse fikrinden, inanç ve kabullerinden vazgeçmemişti.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir