FETHİN EN BÜYÜK ŞAHADETİ AYASOFYA

Ayasofya kilise iken de cami olduktan sonra da dillerden hiç düşmedi. Dikkatleri her vakit ve her dönem üzerinde topladı. Hep önde ve hep gözde oldu. Hatta Ayasofya mimarisinde veya ona çok benzer biçimlerde camiler dahi yapıldı. Bu durum bazen şuurlu bir şekilde oldu, bazen de çaresizlikten kaynaklandı. Ancak netice itibariyle Ayasofya cami mimarisi olarak da kopyalanıp çoğaltıldı. Hem dün hem de bugün bu hep böyle oldu.

Bu durum bir tarafa, Ayasofya, toplumsal tahrikin bir unsuru, bir vasıtası olarak da, kullanıldı veya kullanılmaya çalışıldı. Dün de bugün de bu hep böyle oldu. Yakın bir zaman içinde kendini Ayasofya’da çırılçıplak teşhir edenler örneğinde olduğu gibi. Yahut Yeni Zelanda’da yaşasa da Ayasofya’nın minarelerini yıkmaya niyetlenmek gibi.

Kanaatimce bu tür girişimler bütünüyle tahrik içerikli ve ince hesaplı şeylerdir. Tümüyle toplumsal kargaşayı ve çatışmayı hedeflemektedir. Ve uluslararası bir krize kapı aralama gayreti özlenmektedir. Fakat tahrik unsuru olarak kullanılan şey Ayasofya’nın kiliseleştirilmesi yahut Hristiyanlık bağlamında olan şeyler değildir. Böyle bir suretle gerçekleştirilecek tahrikin oluşturacağı hiddet yahut asabiyet ancak ve ancak çok sınırlı olur ve hatta klasik bir mahiyet ifade etmekten de öte geçemez. O nedenle tahrik unsuru olarak kullanılan şeyler inancı rencide edici ve dozu fazla cinsten şeylerdir. Yapılanlar bilerek yapılmakta ve inanç, din, itikat ve imana saldırı tarzında ve bunları radikal bir şekilde aşağılayıcı surette yapılmaktadır.

Devlet bugüne değin Ayasofya’yı cami olarak yeniden hizmete açmayı galiba hiç düşünmedi. Kim bilir belki de düşünemedi.

Ayasofya nasıl cami olmaktan çıkarıldı yahut nasıl müzeye dönüştürüldü tam bir hikâyesini bütün yönleri ile bilenimiz de galiba yok. Bu konuda devlet elindeki belgeleri ve bilgileri bugüne kadar bütünüyle paylaşma cömertliğini de, bildiğim kadarıyla, göstermedi.

Devletlerin siyaseten ve iktisaden zayıf oldukları süreçlerde fazla derin ve engin şeyler düşünemeyecekleri aşikârdır. Böyle durumlarda uluslararası sorumluluklarını ve imza attığı sözleşmeleri de göz ardı edemezler herhalde. Ayrıca devletler anlık ve hissi olarak da hareket edemezler ve etmemelidirler. Devletlerin çeyrek, yarım ve yüz yıla sâri politikaları olur, olmalıdır ve vardır herhalde.

Biz mevcut halimiz ile ne ABD’yiz ne de Rusya. Rusya ve ABD ile iyi geçinmeye çalışmaktayız hepsi o kadar.

Ruh ve gönül iklimimizde çok şeylere arzu duyulursa da unutmamak gerekir ki İstanbul’u fethederek Ayasofya’yı cami yapan ismin ve iradenin hem yüreği hem bileği fazlasıyla güçlüydü.

Kendimi işin dini boyutuna dair söz sarf edebilecek derecede ehil görmüyorsam da Fatih’in “bed-dua”sından da bihaber değilim.

Fatih’in yani ceddimizin bize emanet ettiklerine sahip olmamanın, emanete bir anlamda hıyanet etmenin, ondan bize intikal eden şan ve şeref sancağını göğsümüzü gererek ve başımızı dik tutarak omuzlarımızda taşıyamamanın mahcubiyeti yüzlerimize ve gözlerimize ve tabii ki sözlerimize sinmiş durumdadır. Bunun da farkındayım.

Ayasofya, kanaatimce, ne bir kilisedir, ne bir cami yahut müze. O her şeyden önce bir simge ve imajdır. Güç ve kuvvetin simgesidir. İnancın alametidir. Fethin en büyük şahadetidir. Fatih’ten bize intikal eden en mukaddes emanettir. İktidar olmanın yahut muktedir bulunmanın göz ardı edilemez nişanesi ve ölçüsüdür. Hilafetin ilgasının kökleşmesine sağladığı katkı kadar yeniden tesisinin arzulanması halinde de, hem psikolojik açıdan hem de siyasi bakımdan, katkı sağlayacak olması bakımından da oldukça önemlidir.

Söz konusu olan mesuliyet ise evet hepimiz mesulüz.

Her şeyden önce Ayasofya’nın bir mabet, cami iken müze olması, çok farkında olmasak da, her Müslüman’ı yakından ilgilendiren dini bir konudur.

Bir cami olarak Ayasofya sadece Türklere ve Türkiye’ye emanet bırakılmış bir değer de değildir. Bu değer her Müslümanın ortak paydası ve sorumluluğundadır. Ulus devletler olabilirse de ulusal İslam’dan yahut ulusal Müslümanlıktan söz edilemeyeceği aşikârdır. Zira İslam evrenseldir ve bütün Müslümanlar kardeştir. Cami inşası ve imarı Kur’an’ın övgüsüne mazhardır. Aksi hal ise Kur’an’ın hem yerdiği hem de uyarıp sakındırmaya çalıştığı konular kapsamındadır.

Madalyonun bir de diğer yüzü var tabii ki.

Ayasofya; Batı için dini, siyasi ve kültürel açılardan oldukça köklü ve önemli bir kıymetler hazinesidir. Bu durum malumun ilamı kabilinden bir hakikattir.

Ayasofya; Batı’nın bir anlamda inanç tarihidir. İstanbul’u İkinci Roma kılan veya yeniden kılabilecek olan siyasi bir şaheserdir.  

Ayasofya; Batı medeniyetinin olmazsa ise olmaz denilebilecek derecede ehemmiyetli ve en temel unsurlarından birisidir.

Ayasofya; kaybedilen İstanbul’un, Yeni Zelanda katilinin de muhtevasına dâhil olduğu tüm Batı tarafından yeniden elde edilebilmesi noktasında belki de son umut halkası yahut limandır.

Ve belki de sahip olamamanın sebebiyet verdiği psikoloji dolayısıyla olmalıdır ki Ayasofya; İslamafobinin, Barbar Türklüğün, Hilal-Haç mücadelesinin kaynak ve vasıtaları arasındadır.

Cami, kilise yahut havra, bedenlerin değil ruhların mekânıdır. Beden, her bir mabedin kapısında, ayakkabı misali, çıkarılıp dışarıda bırakılır. Ruh o mabet denen manevi istasyonda onu yaratan yüce varlıkla özel olarak buluşur. Manevi huzurunda ona itaat ve sadakatini bir kez daha sergiler ve yeniler.

Ayasofya geçen onca zaman içinde değil yeterince, her zerresi ziyadesiyle kirlendi. Pak olan her toprak gibi onun da aslen pak olan zemini Hakka ve hayra hizmet etmelidir. Zemininde iman dolu göğüsler ve başlar beş vakit eğilmelidir.

İslam’ın sancaktarlığı herhalde bunu icap ettirse gerekir.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir