ENVER PAŞA’NIN KENDİSİ GİBİ İMZASI DA İDDİALIYDI…

Hususi ve resmî evrakların görülüp mahiyetlerinin onaylandığını veya aidiyetini ifade etmek üzere kullanıla gelen imzanın tarihi eski çağlara ve çeşitli devletlere kadar uzanır.

Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da kullanımı malum olan imzanın İslâmî çevrelerde de çok erken zamanlardan itibaren kullanıldığı anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’in bazı belgeleri ve mektupları sağ eliyle bizzat imzaladığı veya mühürlediği malumdur.

İslam tarihinde Emevî halifelerinin kendilerine sunulan arzuhallere imza ile onay verdikleri belgelerde kayıtlıdır.

Madenî eserler vücuda getirmiş ustalarının eserlerine imzalarını attıkları, Selçuklu döneminde özellikle ahşap minberlere ustasının imzasını nakşettiği görülebilmektedir.

Osmanlı yadigârı eserlerde yahut Mimar Sinan’ın bazı eserlerinde küçük de olsa imzasının bulunduğu bilinmektedir.

Osmanlı padişahları yabancı hükümdarlara gönderdikleri nâme-i hümâyunların kenarına imzâ-i pâdişâhî denilen altın yaldızlı imzalarını koyarlardı.

İmza Osmanlı toplumunda fazlası ile yaygın olan ve her kesim tarafından kullanılır bir haldeydi.

Düne kadar kullanılan imzaların tabii ki bugünkü imzalar ile benzer tarafları olmakla birlikte şekilleri ve mahiyetleri itibariyle aynı değildi. Dünün imzaları genellikle şahsın isminin yazılması ve hayır ve mağfiret dileyen sözler içerir şekil ve tarzdaydı. Çok defa şahsın mesleği ve makamını ifade ederdi.

Osmanlı padişahlarının vesikaların altına Batı’daki kullanım şekli ile imza atmaları geçen yüzyılda ve pek muhtemeldir ki Sultan Abdülhamid ile başlamıştı.

İmzanın bugünkü kullanım şekline benzer şekli ile Batı’daki mevcudiyeti Doğu toplumlarına göre daha erkendi.

İngiliz kral ve kraliçelerinin daha XIV. yüzyıldan itibaren belgelerin altına adlarını yazdıkları bilinmektedir.

Devletlerarası antlaşmaların yürürlüğe girmesinde imza hem önemli hem de bazen bir mesele haline gelebilmiştir.

Sivil halk tarafından resmî makamlara verilen arzuhallerin altında mutlaka verenin ismi ve görevine ilaveten imza yerine geçen kelimeler de konurdu.

Padişaha sunulan arzuhallerin mutlak surette imza taşıması gerekirdi. İmza taşımayanlar dikkate alınmadığı gibi sahibi bulunduğu takdirde cezalandırılırdı.

İmzaya verilen önemden dolayı Osmanlı bürokrasisinde görevli kimselerin sistemli ve usulüne uygun imzalar kullanması için mevki ve makamına münasip imza listeleri hazırlanmıştı.

İmza gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemi anayasalarında kendisine yer bulacak kadar önemsenmiş bir işlemin adı olmuştu.

Günlük yaşantımızda birçok evrakın biteviye tasdiki için kullanmakta olduğumuz imza tarihsel boyutu kadar farklı biçimleri, sahibi ile kendisi arasında taşıdığı bağı göstermesi ve en önemlisi imza sahibinin ilginç ruh halini izhar etmesi bakımlarından son derece önemlidir.

Gerçi sadece önemli değil bir o kadar da enteresandır.

Batı’da Kraliçe Elizabeth, örneğin, ismini yazarak imza atmayı tercih etmişti.

Osmanlı Devleti ricalinden Mimar Sinan’ın imzası meslek ve meşgalesine uygun gözükürken Arap İzzet Paşanın imzası ise kendisi gibi şeytansı bir görüntü hissi vermekteydi.

Mahmut Şevket Paşanın imzası dikkate alındığında kendi suretine benzer bir görünümü var gibiydi.

Mustafa Kemal’in imzası ise aşina olduğumuzdan çok daha farklıydı.

Ulema sınıfının imzası dini mahiyette bir havayı muhtevi gibi gözükmekteydi.

Osmanlı devlet ricalinden en iddialı imza ise Enver Paşaya ait olanıydı.

Enver Paşa Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı olduğu sıralarda imzasını Arapça/Osmanlıca olarak ara ara Enver diye attığı gibi zaman zaman da Allah şeklinde atmıştı.

Enver bir kuldu. O bir mahlûk yani yaratılmış bir vücuttu. Neden ve niye imzasını Allah diye atma gereği hissetmişti bilinmez. Onun Allah diye imza atmış olmasının nedenini sehven olmuştur diye düşünmek, bir yanlışlık eseri olduğunu varsaymak akla gelebilirse de bu ihtimal, atılan imzanın nizami, estetik ve aşikâr hali dikkate alındığında yanlışlık ile atıldığı asla düşünülemeyecek bir husustur. Ayrıca Enver Paşa önceki zamanlarda Osmanlıcanın ıslahı için kafa yoran ve fikir yürüten bir isimdi. Osmanlıcanın nasıl yazıldığını bildiği gibi
nasıl yazılması için öneride bulunma yetkisini de kendisinde görmüş bir şahsiyetti.

İnsanın, Firavun misali, mevcudiyetinin Allah’a aidiyetini unutarak varlığını ulûhiyet mertebesine yükseltme arayışına girmesi, insanın heva ve hevesine uymasının oldukça tabii bir neticesi olsa gerekir.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir