ENVER, CEMAL VE TALAT PAŞALAR NEDEN VE NASIL FİRAR ETTİLER?

Enver, Cemal ve Talat Paşa Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşında mağlubiyetinin kesinleşmesi üzerine Almanların yardımı ile yurdu terk etmişlerdi.

Bu İttihatçı liderler daha savaş bitmemişken neden Anadolu’ya değil de Almanya’ya gitmişlerdi?

Almanlar çok mu güvenilir bir yerdi? Almanlar bu üç liderin hayatlarını garanti mi etmişlerdi?

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda maruz kaldığı askeri mağlubiyet üzerine böyle bir akıbetin tüm sorumluluğunu üstlenen İttihat ve Terakki Fırkası, daha makul şartlarda bir barış antlaşmasının yapılabilmesini arzu etmişti. Dolayısıyla da 8 Ekim 1918’de Talat Paşa hükümeti istifa etmiş ve iktidardan çekilmişti.

Talat Paşa Hükümetinin iktidardan çekilmesi sonrası İttihat ve Terakki Cemiyeti, dolayısıyla da İttihatçılar, ama hususiyle de Enver, Talat ve Cemal Paşalar için oldukça çok zor bir dönem başlamıştı. Bir taraftan muhalifler büyük bir şiddetle kendilerine saldırırken diğer taraftan da o vakte kadar izlemiş oldukları politikalara karşı olan, ama sesi çıkmamış bulunanlar da suskunluklarını bırakmışlar ve son derece acımasız bir surette eleştiri oklarını kendilerine yöneltmişlerdi. Siyasi durum o kadar vahim, ortalık o kadar karanlıktı ki bir zamanların güçlü sesi ve İttihat ve Terakki’nin sözcüsü halindeki Tanin gazetesi dahi selameti neşriyatına ara vermekte görmüştü.

Talat Paşa hükümeti istifa etmiş ve dolayısıyla İttihatçı hükümet görevden çekilmişti ama bu adım esasen biraz da planlı bir surette yapılmıştı. İttihatçı liderler, yeni kurulacak hükümette, kendi akıbetlerinin salahını temin için, en az iki İttihatçının bakan olarak yer almasını arzuladıklarını da alenen ifade etmişlerdi.

Tevfik Paşanın hükümeti kuramaması üzerine Ahmet İzzet Paşa hükümeti kurmuş ve hakikaten de yeni oluşan kabinede dört İttihatçı isim, -Cavit, Fethi, Rauf ve Hayri Beyler- bakan olarak yer almışlardı.

İttihatçı liderlerin yeni kabinede İttihatçı bakan olmasını istemelerinin nedeni esasen izaha gerek duyulmayacak şekilde belliydi. Mağlup bir devletin yeni idarecilerinin Paşaları mağlubiyetten sorumlu tutup yargılamak isteyeceği şüphesizdi. O nedenle hem kabinede kendilerini savunacak birilerinin yahut en azından olumsuz gelişmeleri frenleyip durduracak isimlerin olması gayet muvafık olacaktı. Ancak İttihatçı Paşalar bir taraftan kabinede kendilerini himaye edecek isimlerin olmasını istemişken diğer taraftan da aleyhlerinde başlatılacak olan her türlü soruşturmaya hazır olduklarını ifade etmekten geri de kalmamışlardı.

Ahmet İzzet Paşanın İttihatçı liderlerin söz konusu talebini göz ardı etmesi tabii ki mümkün değildi. Zira ortada fiili olarak sıkıntılı bir durum vardı. İttihatçı liderler sadece üç kişiden, Enver, Cemal ve Talat Paşadan da ibaret değildi. Ülke içindeki yaygın haldeki örgütlenmeleri nedeniyle de güçlü mevcudiyetlerini hala muhafaza etmektelerdi. Öyle ki bu durum, hükümeti kurmuş olsa da, rahat bir surette icraatta bulunabilmek için Ahmet İzzet Paşanın Talat Paşadan güvence istemesini gerektirebilmişti. Talat Paşa söz konusu güvenceyi, muhalif durumda olanların intikam maksadıyla kendileri aleyhlerinde hareket etmeleri halinde kendilerinin de gerekeni yapacaklarını beyan ederek vermişti.

Bu tür görüşme ve pazarlıkların yapıldığı ve 1918 Kasım ayının ilk günlerinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin akıbetinin ne olacağının tartışıldığı bir sırada hiç beklenmedik bir gelişme vuku bulmuş, Enver, Cemal ve Talat Paşaların yurdu terk ettikleri haberi, birkaç gün gecikmeli de olsa, basında yer almıştı. Gerçi firar edenler sadece Enver, Talat ve Cemal Paşalar değildi. Daha başka İttihatçı liderler de İstanbul’u terk etmişlerdi.

Firar hadisesi kamuoyunda olduğu gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları arasında da büyük bir şaşkınlık ve dahi tepki ile karşılanmıştı. Öfkesel suretteki bu tepkinin nedeni ise daha ziyade firarilerin bir daha geri dönmeyecekleri kanaatinden kaynaklanmaktaydı. Yunus Nadi o günlerde bu duruma işaret eden bir yazısında diyordu ki;

“Onlar bu memlekete bir daha iş görmek üzere avdet edemezler. Artık millet arasında kendilerinin ne yerleri vardır, ne de yurtları olabilir… Eğer Cemal ve Enver Paşalar firar zaruretini idrak ettikleri dakikada beyinlerine bir kurşun sıkarak vatandan değil, dünyadan yıkılıp gitmiş olsa idiler, hiç olmazsa son defa olarak insanın yapacağına benzer bir iş görmüş olurlardı… Hesap ve kitaptan kaçarak Avrupa’da yaşamaya gitmek, bizim nazarımızda solucanlar gibi çamurlar içinde sürüklenmekten farksızdır.”

İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları muhakkak ki bütünüyle aynı karakter ve kişiliğe sahip isimlerden müteşekkil değildi. İçlerinde vatanperverliğinden hiç şüphe duyulamayacak olanlar, adı suiistimallere yahut haksızlık ve daha başka olumsuzluklara asla karışmamış bulunanlar da vardı. Fakat savaşın mağlubiyetle sona ermiş bulunması ve İttihatçılar arasında haksızlık ve adaletsizlik sergileyenlerin var olması ve ayrıca haysiyet ve vakar mahrumu kimselerin varlığı, cemiyetin adının fazlası ile yıpranmasına ve cemiyete karşı saldırıların her geçen gün giderek artmasına ve özellikle de yaşanan firarlar neticesi cemiyet ve mensuplarının husumet ile anılmasına sebebiyet vermişti.

Firara geç bir surette muttali olan basın organları vuku bulan bu hadise üzerinden, gerek firar edenleri gerekse cemiyeti, tabir caiz ise, yerden yere vurmaktan kaçınmamıştı.

Yazılıp çizilenlere bakılacak olursa cemiyete ve hususiyle de İttihatçı liderlere karşı toplumda duyulan öfkenin giderek artmasının tatsız gelişmelere sebebiyet verebileceği de göz ardı edilmemişti.

Dolayısıyla da gerekli tedbirlerin alınarak icabının icrası hususunda Enver, Cemal ve Talat Paşalar ikaz edilmiş ve hatta kendilerine yurtdışına kaçmaları tavsiyesinde bulunulmuştu. Uyarıyı haklı bulan ve kırk bin liralık bir çeki de ceplerine koya firariler, firar etme konusunda kendi aralarında mutabakat sağlamışlardı.

Firar öncesinde Enver, Cemal ve Talat Paşalardan her biri neden firar etmek durumunda kaldıklarının gerekçesini hükümete hitaben yazdıkları bir mektup ile izaha da çalışmıştı. Özetle; ülkenin içinde bulunduğu siyasi ortamın muayyen bir süre için kendilerinin uzakta bulunmalarını icap ettirdiğini belirtmişlerdi.

Talat Paşa hükümetin emretmesi halinde derhal geri gelip hesap vermeye hazır bulunacağını beyan etmişken Cemal Paşa ise kanundışı uygulamalara muhatap olmamak ve kimseyi kendisine muhatap kılmamak için ayrılmak zorunda olduğunu, sonraki bir zamanda hesap vermek üzere şimdilik ortalıkta görünmek istemediğini belirtmişti. Enver Paşa ise hükümeti bilgilendirmek üzere kaleme aldığı mektubunda hesap vermekten söz etmemişse de vatana hizmet edemediği için müteessir olduğunu, Kafkaslardaki Müslümanların istiklali için mücadele edeceğini belirtmişti.

Enver Paşa, söz konusu mektubunda ayrıca, mevcut şartlarda memlekete hizmet etmesine imkân olmadığını, ancak yine de ülke menfaati için çalışmak, padişaha ve millete hizmet etmek maksadıyla zamanı geldiğinde geri döneceğini ilave etmeyi de ihmal etmemişti. Ancak Enver Paşanın söz konusu mektubundaki üslup kamuoyunu teskin etmekten ziyade daha çok kızgınlık duymasına sebebiyet vermişti. Öyle ki Vakit gazetesi onun şahsına ve üslubuna duyduğu öfkeyi sütunlarında; “Enver Paşa emin olabilir ki, böyle bir sıra bir daha gelmeyecektir” diye belirtmekten çekinmemişti.

Kamuoyunun yaklaşımına göre, esasen Enver, Talat ve Cemal Paşalar, firar etmek suretiyle tarih önündeki ve millet nazarındaki mesuliyet ve haksızlıklarını hem ilan hem de kabul etmişlerdi. Vakit gazetesi tam da bu duruma işaretle diyordu ki; “Eğer üç firari, tarz-ı idarelerinin lekesiz olduğundan emin iseler, bu gibi endişelere düşmelerine mahal yoktur. Kendilerine kanun haricinde tecavüzkârane bir surette muamele edilmesi ihtimal haricinde bir şeydir.”

Diğer taraftan İkdam gazetesi Paşaların firarına fırsat verdiği için hükümeti tedbirsizlik ve gevşeklikle suçlamışken Vakit gazetesi daha açık bir dil kullanarak hükümetin firarlardan ötürü suçlanıp sorumlu tutulamayacağını, zira hükümetle firariler arasında dolaylı bir surette mutabakatın tesis edilmiş bulunduğunu belirtmişti.

Vakit gazetesi beyanında yanlış değildi. Zira daha evvelce de ifade edildiği üzere, o günlerde işbaşında bulunan Ahmet İzzet Paşa hükümeti hakikaten zor şartlarda vücut bulmuştu ve yine oldukça zor şartlarda iş görmeye çalışmaktaydı. İttihatçılar sadece firar eden üç beş isimden ibaret değildi. Daha Talat Paşanın Dâhiliye Nazırlığı sırasında ülkeyi bir ağ gibi kuşatmışlar ve hemen her vilayette idareyi ellerine almışlardı. İzzet Paşa hükümeti kurabilmek için Talat Paşadan hoşgörülü olunmasını rica etmişti. O da kabinede iki bakanın İttihatçı olması şartını ileri sürmüştü. İzzet Paşa da, iki değil, kabinede dört İttihatçıya yer vermek suretiyle ihtiyaç duyduğu güveni elde etmeye çalışmıştı.

İzzet Paşa hükümetinin karşı karşıya olduğu siyasi duruma ve hangi şartlar ve zorluklar içinde kurulup icraatta bulunmaya çalıştığına dair Cenap Şehabettin de o günlerde bir yazı kaleme almıştı. Muhalif seslere hitap ettiği yazısının başlığını ise gayet haklı olarak; “Biraz Basiret ve İnsaf” olarak koyma gereği duymuştu.

Enver, Talat ve Cemal Paşalar kaçmakta belki de haklılardı. Yıkılan bir imparatorluğun enkazı altında kalmadan o günkü siyasi ve askeri kargaşa ortamında kendilerini kime ve nasıl anlatabilirlerdi… ve ayrıca dinleyecek birisini bulsalar bile anlatabilecekleri de ne olabilirdi ki…

Ancak şu da bir gerçek ki; İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu olarak, her ne kadar kaçanlar da kalanlar da siyasi arenada varlıklarını devam ettirebilmek üzere muayyen bir süre mücadeleye devam etmişlerse de, özellikle kaçanların siyasi hayatları kadar öz yaşamları da kısa bir süre sona bütünüyle nihayete ermişti.[1]

[1] Konuya dair daha geniş bir değerlendirme için bakınız: Osman Demirbaş, “Liderlerinin Yurt Dışına Kaçması Üzerine İttihat ve Terakki İçinde Meydana Gelen Tepkiler”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, İ.Ü.AİİTE Dergisi, 2002, s. 131-145.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir