CHP 1950 SEÇIMLERINI NEDEN KAYBETTI?

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından 1945 yılı Şubatında Türkiye’nin siyasi, idari ve genel gidişatı ile ilgili olarak kaleme alınan bir rapor galiba üzerinde tekrar durup düşünülmesini gerektirmektedir.

Gerçi kaleme alınan rapor sadece kişisel izlenimlerin dile getirilmesinden ibarettir. Ancak deneyimli bir diplomatın kaleminden çıkmış olması dolayısıyla galiba önemsenmesi gerekmektedir. Zira raporun kaleme alınmasından uzun bir zaman sonra değil, oldukça kısa bir süre sonra CHP iktidarı kaybetmiş, Menderes Hükümeti başa geçmiştir.

Söz konusu rapora göre o günkü Türkiye’de rejim ciddi surette ve etraflı bir şekilde kan kaybetmekteydi. Özellikle 1939’da İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden sonra, itibarının devamı ve halkın güven duyma oranı bakımlarından iktidar aleni surette kan kaybetmeye başlamıştı. Böyle bir durumun en başta gelen sebepleri ise raporda şöyle sıralanmıştır:

(1) Üst düzey bürokrasinin şişmesi;

(2) Çoğu hükümet görevlisinin sorumluluk korkusu nedeniyle felçliymiş gibi davranması;

(3) Türk orta sınıfını fiilen yoksullaştıran, boyutları sınırlı olan ve esas olarak küçük hükümet memurlarından oluşan enflasyonist sarmalın kontrol edilememesi;

(4) Birçok hükümet dairesi ve kurumunun başkanları, Büyük Millet Meclisi üyeleri ve benzerleri de dahil olmak üzere küçük bir memur kliğinin, nüfusun büyük bir kısmının çöküntüsüne karşın ekonomik olarak kendilerine fayda sağlayacak bir konumda oldukları bilgisi;

(5) Rüşvet ve yolsuzluğun Osmanlı dönemindeki kadar aleni olmasa da Türk siyasi hayatında öncü bir rol oynamaya devam ettiği gerçeği;

(6) Birçok iş adamının “devletçiliğe” karşı çıkması;

(7) Aydınlar arasında eğitim sisteminin çok katı olduğu duygusu;

(8) Basın ve ifade özgürlüğünün olmaması;

(9) Hükümetin daha enerjik bir sanayileşme politikası uygulamadaki başarısızlığı ve

(10) Demokratik biçimlere sözde bağlılık, milletvekillerinin “seçimlerinin” tek parti mekanizması atamaları şeklinde gerçekleşmesi.

Maddeler halinde verilen söz konusu hususların açılımı ise şu suretle dile getirilmişti:

Türk yazarlar ülkelerine “Kemalist Türkiye” demekten hoşlanıyorlar. Türkiye, dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bataklığından, büyük ölçüde tek bir adamın, Kemal Atatürk’ün gücü ve enerjisiyle çekilip kurtarıldı.

Sözde onunla birlikte hareket edenler “evet efendimci” olmaktan öte bir şey değillerdi. Sonuç olarak, can çekişen İmparatorluğun küllerinden doğan yeni devlet son derece kişiseldi ve böyle bir rejimin içsel kusurlarından mustaripti.

Atatürk müstakbel tehlikeleri idrak ederek Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı sözde bir muhalefet partisi kurup halkı iki partili bir sistem için eğitmeye çalıştı.

Atatürk’ün muhalefete tahammül edememesi de dâhil olmak üzere bir dizi nedenden ötürü, bu parti gerçek bir muhalefet olamadı ve onun halefi olan Cumhuriyet Halk Partisi içindeki sözde “Bağımsız Grup” her konuda Hükümet ile oy kullandı. Ancak, adil olmak gerekirse, Cumhurbaşkanı İnönü’nün belirli bir demokrasi ölçüsü getirmek için birkaç deneysel çaba sarf ettiği de ifade edilmelidir. Örneğin, 1939 ve 1943 seçimleri sırasında seçmenlere Büyük Millet Meclisi seçimlerini yapmaları için bir miktar serbestlik tanınması uygulaması getirildi.

Böylece, 1943’te İstanbul’da 23 sandalye için 31 aday vardı ve tabii ki bunlar resmi Cumhuriyet Halk Partisi üyesi kimselerdi.

Atatürk’ün ölümünden sonra onun yerine benzer kişilikte bir devlet adamı çıkmadı. Halefi olan şimdiki cumhurbaşkanı İsmet İnönü kudrete muhtaçtır. Aslında Türkiye şu anda, genel olarak konuşursak, hiçbir bireyin önemli kararlar vermek için kâfi yetkiye sahip olmadığı veya kullanmaya istekli davranmadığı ve herkesin sorumluluktan korktuğu, her şeyi kapsayan bir bürokrasi tarafından yönetiliyor, yönetilmiyor.

Enflasyon sarmalını kontrol edememek, aynı zamanda önemli bir hoşnutsuzluğun da nedeni olmuştur. Sadece artan iç fiyatlar orta sınıfı fiilen yoksullaştırmakla kalmadı, bir bürokrasi devleti olan Türkiye’de, aynı zamanda ihracat fiyatları dünya fiyatları ile uyumunu tamamen kaybetti. Mihver ve Müttefikler arasındaki kapsamlı rekabetçi satın alma, bu mevcut seviyenin oluşturulması ve sürdürülmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Büyükelçilik personelinin temas halinde olduğu pek çok hükümet yetkilisi, ancak hükümet mekanizmasının sert bir şekilde yeniden düzenlenmesinin Türkiye’yi ekonomik açıdan ayağa kaldırabileceğini düşünerek istikbale dair büyük bir korku duyduklarını dile getiriyorlar. Şimdiye kadar, mevcut rejim çerçevesinde böyle bir değişikliğin olabileceğine dair hiçbir kanıt yok ve en azından kamuoyuna sunulan tek çözüm, Türk Lirası’nın devalüasyonudur. Nüfusun önemli bir bölümü, yüksek yaşam maliyeti nedeniyle ciddi mali sıkıntılar içindeyken, hükümet daireleri başkanları, devlet bankaları ve Büyük Millet Meclisi üyeleri de dâhil olmak üzere, muayyen bir üst düzey yetkili klik, görece olumlu bir mali durum içindedirler. Bir dizi güvenilir kaynağa göre, sivil bürokraside terfi alabilmek için nüfuzlu konumlarda bulunan veya aile bağları olan kişilere “tavsiye edilmiş” olmayı gerektirmektedir. Bu durum oldukça genel olarak biliniyor ve mevcut rejim altında kendileri için herhangi bir ilerleme ümidi göremeyen birçok genç insan, memurlar ve diğer kimselerde aşırı derecede ıstıraba sebebiyet vermektedir.

Devlet kontrolündeki kurumlar aracılığıyla işin devlet tarafından kontrol edilmesi anlamına gelen “Devletçilik” politikası da aynı şekilde önemli bir kızgınlık kaynağıdır, çünkü bürokrasinin işleyiş süreçlerini günlük hayata uygulamayı gerekli kılmaktadır.

Bu bağlamda, Atatürk’ün ölümünden bu yana, Türkiye’nin onun başlattığı Batılılaşma yolunda çok az ilerleme kaydettiği sık sık ifade edilmektedir.

Aydınlar arasında genel olarak Türk eğitim sisteminin mantık dışı derecede katı olduğundan ve sadece bu ülkede eğitim görenlerin vizyon genişliğinden yoksun bulunduğundan şikâyet edilmektedir.

Amerikan üniversitelerine gittikten sonra Türkiye’ye dönen öğrenciler özellikle bu konuda ıstırap çekiyorlar. Bunların çoğu kere hususi teknik niteliklerine çok az itibar edilmekte veya hiç edilmemektedir. Bunlar, Türk öğrenim kurumlarından mezun olan ve dolayısıyla pozisyonları için gerekli teknik niteliklerden yoksun ya da Kıta Avrupası (özellikle Alman) eğitimi almış ve bu nedenle Amerikan yöntemlerine imrenen veya bunlara muhalefet eden kimselerin emri altına verilmektedirler.

Türkiye’deki basın özgürlüğünün eksikliği, en sıradan gözlemci için dahi aşikârdır. Basın bürosu tarafından belirlenen standartlara uymayan gazeteler varlığını sürdüremez haldedir. Rejime yönelik en ufak bir eleştiri veya resmi “çizgiden” sapma muhtemelen askıya alınmalarına neden olmaktadır. Örneğin, sol görüşlü “Tan” gazetesi, Mihver yanlısı yetkililerin tasfiyesi suçlamasıyla 12 Ağustos’ta; “Vatan” gazetesi ise Türk hükümetinin daha fazla demokratikleştirilmesini talep eden birkaç makale yayınladığı için 1944’te askıya alındı.

Aynı şekilde, “Cumhuriyet”, dönemin Basın Genel Müdürü Sayın Selim Sarper’in Sovyetler Birliği Büyükelçisi olarak atanmasını öngören kısa bir makale yayınladığı için 15 Eylül 1944’te askıya alındı.

Dahası, rejimi artık desteklemeyen eski Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın, söz konusu gazetelerin askıya alınmasını kınayan daha fazla yazılar yazması yasaklandı.

Yurtdışına seyahat etmiş veya okumuş ya da demokrasilerde var olan ve Atlantik Antlaşması’nda güvence altına alınan basın özgürlüğünü gözlemleyen Türkler, kendi ülkelerinde uygulanan basının sıkı denetiminden ancak tatminsizlik duyabilirler.

İş adamları açısından, hükümetin enerjik bir sanayileşme politikası yürütmedeki görece başarısızlığı eleştirilmektedir. Sınai genişlemenin devlete ait bankalarla bağlantısının (Devletçiliğin bir yönü) bir hata olduğu düşünülüyor ve savaştan sonra Türkiye’nin görece birçok komşusundan daha kötü durumda olacağından korkuluyor.

Ayrıca, 1922’ye kadar hemen hemen her eğitimli Türk’ün bir memur veya ordu subayı olduğu ve bu ticaretin Ermenilere, Rumlara ve Yahudilere bırakıldığını da belirtmek gerekmektedir.

Şu anda, ortalama bir Türkün ticaret zihniyetine sahip olma bakımından durumu oldukça zayıf görünmektedir. Bu eksiklik pek tabii ki şu anki Hükümet’e atfedilemez. Böyle bir duygunun belirli bir süre içinde geliştirilip geliştirilemeyeceği zamanla anlaşılacaktır.

Bu genel bağlamda ayrıca, Turan hareketinin (1944) öz itibarıyla önemli bir şey olarak değil, ülkede bir süredir var olan huzursuzluğun belirtisi olarak görülmesi gerektiğine işaret edilmelidir.

Hitler’in, I. Dünya Savaşı’ndan hüsrana uğramış Alman gazileri ve diğer hoşnutsuz unsurlar için açıkladığı “Lebensraum” doktrini gibi, “Büyük Türkiye” doktrininin de, küçük ve sınırlı cumhuriyetlerini harita üzerinde Birinci Dünya Savaşı öncesi geniş Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaştıran, hoşnutsuz Türk aydınlarına ve ordu subaylarına hitap etmesi beklenebilir. Turancıların hayallerinin ancak Sovyetler Birliği pahasına gerçekleştirilebileceği gerçeği, Rusya’yı her zaman düşman olarak gören ve görmeye de devam eden halk açısından bir engel olarak değerlendirilmeyecektir.

Hal böyle olmakla birlikte, rejime karşı huzursuzluk ve güvensizlik ülke genelinde yaygın olsa da, yaklaşmakta olan bütünsel bir çöküşe dair hiçbir kanıt bulunmadığı da açıkça belirtilmelidir. Zira öncelikle, mevcut rejime alternatif yoktur; ismine layık örgütlü bir muhalefet söz konusu değildir. İkinci olarak ise; köylü nüfusunun büyük oranda cahil ve okuma yazma bilmeyen kitlesinin ve (muhtemelen dünyadaki en anti demokratik) ordunun büyük bir kısmının mevcut idareye sadık ve ondan nispeten memnun olduklarına inanılmaktadır.

Yine de, yukarıda açıklanan çeşitli hoşnutsuzluk tezahürlerinin netice itibarıyla ülkede siyasi bir krize yol açması muhtemeldir.

Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı İnönü’nün 60 yaşında olduğu ve sağır olmasına rağmen görünüşe göre sağlıklı olduğu parantez içinde belirtilebilir. Mareşal Çakmak (emekli) ya da Başbakan Saracoğlu, ani suretteki acziyetinin vuku bulması halinde onun en olası halefleri olarak değerlendirilmektedir.

Laurence A. Steinhardt imzalı hakikaten ibretlik muhtevadaki İnönü Türkiyesi’nin genel durumuna dair kaleme alınan bu muhtıra, “kimin dediğine değil, ne dediğine bakmak gerekir” şeklindeki Arap atasözüne kulak vermeyi icap ettirmektedir. Zira hakikat acı da olsa, söylenenleri ve söyleyenleri sabırla dinlenmek akıl sahiplerinin erdemidir.

Raporda İsmet Paşanın ani surette acziyetinin vuku bulması muhtemeliyetine işaret edilmişse de muhtemel mutlak bir hal kazanmamışsa da 1946 yılında yapılan Türkiye yerel seçimlerinde Milli Kalkınma Partisi oylama devam ederken hile yapıldığını öne sürerek seçimden ayrılmış ve nihayet Cumhuriyet Halk Partisi ile Demokrat Parti karşı karşıya kalmışlardı. Sonuçta İsmet İnönü’nün CHP’si birinci parti olmuş, fakat onun bu başarı ancak seçimlerin “Açık Oy Gizli Tasnif” şeklindeki garabeti nedeniyle gerçekleşebilmişti.

Muhtemel ani acziyet İnönü için değil ama CHP için nihayet mukadder olmuş, 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde Demokrat Parti 487 milletvekilliğinin 416’sını alma başarısı elde etmişti.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir