BİR KEZ DAHA İMAN EDERİZ Kİ KÜFÜR TEK MİLLETTİR

Canavarın Pençesindeki Müslümanlar

Yeni Zelanda’da onca yiğidin tek dişli adi bir canavarın pençesinde şehadete ermeleri dünyadaki hemen her Müslümanı derinden kederlendirip hüzünlendirdi. Gönüllere inen elem gözlere yaş olarak sindi. Öfke ve hiddet, vahşetten haberdar olan her Müslümanın en haklı tepkisi oldu.

O aşağılık canavar maalesef içgüdüleri ile harekete eden bildiğimiz cinsten masum bir kurt değildi. Keşke, keşke o bir kurt olsaydı. Yazık ki değildi. Ancak o tam anlamı ile bir mankurttu. İnsanlığını yitirmiş, köhne Batı fanatizminin kölesi olmuş modern görünümlü, tek dişi kalmış tam bir şövenistti. Haçlı zihniyetinin maalesef günümüze kadar ulaşabilmiş iğrenç örneğiydi.

Zannedilmesin ki o bir meczup, bir şizofren yahut kendini bilmez cahil biriydi. Bilakis o son derece bilinç sahibiydi. Arkasında kimler, hangi güçler var bilinmez ama tez hazırlar, kitap yazar gibi oturup 70 sayfalık bir manifesto hazırlayacak kadar da bu vahşete önceden kafa yormuş, hazırlık görmüştü. Yeni bir düzen kurmanın hesaplarını yapmış ve o düzende Müslümanlara yaşama hakkı tanımaya da gerek duymamıştı.

Evet, anlaşılan o ki Viyana’da Osmanlı’dan yediği şamarın etkisi asırlar geçmesine rağmen hala yüzünde ve yüreğinde bakiydi. Şamarın tesiri ile ruhu kavrulmuş, çok derinden derine içine sızmış, sindikçe sinmiş, işledikçe işlemişti. Yoksa Osmanlı nere Yeni Zelanda nere…

Bir kez daha iman ederiz ki küfür tek milletti. İslam ve Müslüman nefreti hepsinde bir, tek ve değişmez bir gerçekti.

Silahının ve şarjörlerinin üzerine, nasipsiz ve kararmış ruhundaki, köhne beyni ve merhamet fukarası yüreğindeki, İslam’a, Müslümanlara ve Türklere karşı beslediği nefreti açık açık yazarak zavallı, acınası halini aşikâr etmişti.

Anlaşılan o ki Kosova Savaşı’nda Sultan Murat’ı sinsice şehit eden Sırp Miloş Obiliç’in izini takip etmekteydi. Sultan Murat’ı kalleşçe şehit eden adi Miloş gibi o da onca Müslümanı kalleşçe ve sinsi bir surette şehit etmişti.

Bu çağdaş haydudun nefreti aslında sadece Türk’e değil, Türk adı altında tüm
Müslümanlaraydı ve bütünüyle İslam tarihini kapsamaktaydı. Nefretinin mazisi ta Endülüs Emevileri’ne kadar uzanmaktaydı. Edülüs Emevi ordularının 732’de Tours’da Franklara yenilmeleri ve Avrupa’daki ilerleyişlerinin durdurulmuş olması, anlaşılan o ki, bu vampiri son derece keyiflendirmekteydi.

Bu modern zamanlar gangsteri, içinde bulunduğu sapkınlık ve sergilediği vahşetinin
meşruiyetini ise Haçlı seferlerinin mottosu olan “Deus Vult -Tanrı bunu istedi” gibi kadim bir saçmalığa bağlamaktaydı.

Bu cani, şayet varsa, kalbi, ruhu ve beyni gibi kullandığı silahının üzerini de kendisi gibi insanlıktan nasibini almamış aşağılık katil ve cani isimleri ile süslemişti.

Şahit olunan vahim tablo karşısında bu Ortaçağ Avrupası zihniyetli, Haçlı bakiyesi vampiri sadece kınamak ve ona lanet okumak hiçbir şey yapmamak demek olacağı gibi yeni vahşetlere de davetiye çıkartmak anlamına gelecektir. Müslümanların dünyada her bir diyarda şehit edilmelerinin vak’a-yi âdiye haline gelmesi ile kan deryasına dönen İslam coğrafyasını bu durumdan kurtarmak ve İslam dünyasını hakikaten yasa boğan bu kabil menfur hadiselere son verecek adımlar atmak tabii bir haktır, hukuktur, şarttır, elzemdir, zaruridir, farzdır ve acilen adım atmayı gerektirmektedir. Barış Ertem ve Haşmet Babaoğlu beylerin saldırıda şehit olanlar için Ayasofya Camii’nde gıyabi cenaze namazı önerisi son derece yerinde ve son derece makul bir tekliftir. Ancak bu teklif daha da genişletilmelidir. Mademki bu şehadet, bu elim hadise bütün Müslümanların meselesidir o halde bütün Müslüman diyarlarda, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın üyesi olan tüm ülkelerde, en azından İslam dünyasının muayyen beldelerinde, Ayasofya’da, Kudüs’te, Mekke’de, Medine’de, İslamabat’ta, Kerbela’da, Meşhed’te, Kahire’de ve daha başka şehirlerde aynı anda ve organize bir surette gıyabi cenaze namazları kılınmalıdır.

Ayasofya’da salalar okunması, gıyabi cenaze namazı kılınması ise olmaz ise olmaz bir şeydir ve her biri Bedr’in aslanları kadar şanlı olan o şehitlere karşı ifa edilmesi gereken en son mesuliyettir.

Sivil Toplum Örgütleri ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın işe yarayacağı, mevcudiyetini ispat edeceği gün ise bugündür, zaman bu zamandır.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir