BİR GÜNAHKÂRIN İTİRAFLARI

Bundan yaklaşık bir asır önce, 13 Nisan 1909’da İstanbul’da yönetime karşı yeni bir ayaklanma vuku bulmuştu.

Olayın meydana geldiği tarihte Rumî Takvim, 31 Mart 1325’i göstermekteydi. Bu nedenle patlak veren hadise tarihe 31 Mart Vakası diye geçti.

Deniz Kuvvetleri hadiseye iştirak etmede mütereddit kalmışken, Selanik’te bulunan Üçüncü ve Edirne’de bulunan İkinci Ordu İttihatçıların emrinde ve Hareket Ordusu adı altında Selanik ve Edirne’den payitaht İstanbul’a doğru hareket etmişti. Nihayet 23-24 Nisan gecesi birkaç koldan İstanbul’a girilmiş, Yıldız Sarayı kuşatılmış, şehre tam bir ihtilal havası hâkim olmuştu.

Pera (Beyoğlu), Taksim ve Tophane bölgeleri, hürriyet sevdalısı İttihatçı kuvvetler ile hükümete bağlı birlikler arasındaki çatışmaların en yoğun olduğu yerlerdi.

Üç gün süren çarpışmaların ardından Hareket Ordusu şehre hâkim olmuş ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmişti. Hadiselerle geçen toplam süre ise on üç günü bulmuştu.

İttihatçı askerler tarafından İstanbul’un kuşatılması esnasında Sultan Abdülhamid’in ülkeden kaçtığına dair yabancı basında bir hayli dedi kodu çıkmıştı.

Gerçekten de Abdülhamid’in kendisine karşı gerçekleştirilen bu askeri kalkışma sırasında çok rahat bir şekilde ülkeden kaçma imkânı mevcuttu. Zira dört kruvazörden oluşan bir Alman filosu 19 Nisan günü öğleden sonra İstanbul’a doğru harekete geçmişti. Alman elçiliği iltica etmesi halinde ona kapılarını açmış beklemekteydi. Rusya elçiliğini temsilen gelen bir kişi ise Sultan ile özel bir görüşme yapmayı ısrarla talep etmekteydi. Boğaz’da demir atmış bir Rus gemisi Abdülhamid’i alıp götürmek için hem hazır hem müsaitti. Kendisinin özel yatı ise zaten Boğaz’da bulunmakta ve her an harekete hazır beklemekteydi. Deniz Kuvvetleri tereddüt edip hadiselerden uzak durmayı başlangıçta tercih ettiği için Boğaz’ın mavi suları, İstanbul’dan ayrılmak veya bir başka devletin yardımına müracaat etmek için gayet sakin ve elverişliydi.

Sultan Abdülhamid ayağına serilen bütün bu imkânlara rağmen ne kaçmış ne de savaşmıştı. 31 Mart hadisesinin kimin tarafından tertip edildiği bugüne değin hep tartışıla gelmiştir.

Bir kısım kişiler ve kaynaklar 31 Mart vakasının iktidarı yeniden ve bütün unsurları ile ele alabilmek üzere Abdülhamid tarafından tertiplendiğini ifade etmişlerdir. Hatta bunun için isyancılara para dağıttığı ve onları iğfal ettiği dahi belirtilmiştir. Örneğin Enver Paşa yaptığı bir açıklamada, her ne kadar ortaya somut bir şey koyamasa da, kanaat ve izlenimlerin kendisini, Meclisi ve hükümeti hedef alan bu hareketin tertipleyicisi olarak Abdülhamid’in sorumlu tutulmasına sevk ettiğini belirtmiştir.

Oysaki, Islahat Fermanı nasıl ki Tanzimat Fermanı’nın tamamlayıcı bir unsuru olmuşsa, 1909 hadisesi de 1908 ihtilalinin tabii bir devamı ve tamamlayıcı unsuru durumundaydı. 1909 vakası, 1908 ihtilali ile yarım kalan bir işin tamamlanması aşamasıydı. Tertibi noktasında Abdülhamid ile de hiçbir ilgisi yoktu. Ancak olayın hakiki nedenleri ve tertipçileri hep göz ardı edilmiş, mesuliyet Sultan Abdülhamid’e atfedilmeye çalışılmıştır.

Sultan Abdülhamid’in 31 Mart hadisesi akabinde hal edilerek saltanatına son verilmesi esasen öteden beri süre gelen bir dizi hal arayışlarının sadece sonuncusu ve belirleyicisi olmuştur. Onun saltanata geçmesi ve iktidara bütünüyle hâkim olmasını takiben içte ve dışta milli ve özgün politikalar izlemeye başlaması, başta İngiltere olmak üzere, Batılı devletleri ciddi derecede rahatsız etmiştir.

Eskisi gibi istedikleri imtiyazları Abdülhamid yönetiminden elde edememiş, diledikleri idari ve siyasi değişiklikleri ona kabul ettirememişlerdi. Ayrıca siyasi, askeri ve iktisadi güçleri onu kendi çıkarları doğrultusunda bir politika izlemeye ikna etmede yetersiz kalmıştı. Çareyi Abdülhamid ve yönetiminden kurtulmak olarak görmüşler ve bunun gerçekleştirebilmek için de çok yönlü politikalarını uygulamaya koymuşlardı. Her şeyden önce onun bir despot, kızıl bir sultan, anlaşılmaz, uzlaşılmaz, sözünde durmaz, canavar tabiatlı ve sair bir varlık olduğu yollu menfi propagandalar ile kötü bir algı oluşturmaya çalışmışlar ve nihayet onu tahtından alaşağı etmek için bir dizi tehdit ve suikast metotlarına başvurmuşlardı.

Konuya dair en aydınlatıcı açıklamalardan birisi Nakhlé Moutran Paşa (1872–1916)’ya ait olanıdır.

Abdülhamid’in hal edilmesinin ilk basamağını teşkil eden 1908 ihtilalinin seyri ve hal’inin tehiri noktasında Nakhlé Moutran Paşanın verdiği bilgiler son derece ilginç ve bir o kadar da mühimdir. Zira onun verdiği bilgiler ile 31 Mart hadisesinin kimin eseri olduğunu, kimler adına gerçekleştirildiğini anlayabilmek ve dış unsurların bu olaya, doğrudan veya dolaylı, ne derecede müdahil olduklarını kavrayabilmek ve ihtilali ve neticesini nasıl karşıladıklarını tespit edebilmek bakımlarından oldukça yararlıdır.

Gayet narin ve genç biri olan ve 9 Eylül 1908’de Suriyeliler Birliği Osmanlı Cemiyeti Onursal Başkanlığı’na seçilen Nakhlé Moutran Paşa, Sultan Abdülhamid’e karşı vuku bulan ihtilal hadisesinin tertibi için 20.000.000 doları İttihatçıların emrine tahsis ettiğini bizzat kendisi beyan ve itiraf etmektedir.

Yine Nakhlé Moutran Paşanın beyanına göre, İttihatçılar, Sultan Abdülhamid’e karşı uygulamaya konacak olan 1908 darbesi için Kral Edward’ın en yüksek diplomatik temsilcilerinden ve Fransız makamlarından, Abdülhamid’in Yıldız’dan atılması girişimine Almanya’nın engel olmasına fırsat verilmeyeceğine dair taahhüt almışlardı.

Nakhlé Moutran Paşa itiraflarında, 1909 hadisesinin kimin tarafından tertiplendiğini beyanla, şöyle demekteydi:

Bugün birçok kimse Abdülhamid’in 1908 darbesine rağmen iktidardan kalmasının nedenini bizim Almanya’dan korkmamızdan kaynaklandığını sanabilir. Bu kanaat hiçbir surette doğru değildir. Doğrusu bizler Abdülhamid’e, onurunu kurtarması için, bir aylık bir süre için iktidarda kalma hakkı tanıdık. Programımızı tatbik etmede Almanya korkusunun hiçbir etkisi olamazdı.

31 Mart ayaklanmasını kimin yaptığını doğru anlayabilmek için niye yapıldığına bakmak gerekir. Her ne kadar İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Abdülhamid iktidarı arasında ciddi bir uyumsuzluk söz konusu ise de İttihat ve Terakki Cemiyeti ve liderleri esasen Abdülhamid aleyhinde kullanılan bir maşa mesabesindeydi. Diğer bir ifade ile görünürde Abdülhamid iktidarına ve Hamidiye Dönemine son vermek üzere sahnede mücadele edenler İttihatçılar olmuşsa da Abdülhamid’in saltanatına asıl son vermek isteyenler başta İngilizler olmak üzere Siyonistler ve Masonlardı.

İttihatçılara ve onların arkasında onlara destek veren Avrupa’ya göre “Avrupa’nın hasta adamı” Abdülhamid 1876’da 34 yaşında tahta çıkışından itibaren fasılasız olarak saltanat sürmekteydi. Onun iktidar yılları Batılılara göre, hikâyesi bir çırpıda anlatılamayacak birçok türden baskılara, katliam ve soygunlara sahne olmuştu. Avrupa devletlerine karşı sergilediği siyasi tavır kararsız, hilekâr ve düzenbazlık üzerine kurulmuştu. Hatta onun Avrupa devletlerine karşı izlemiş olduğu siyaset ve tutum, zaman içerisinde aleni bir şekilde meydan okuma ve karşı koyma şekline dönüşmüştü…

1908 ihtilalinin ve onun tamamlayıcı bir parçası olan 31 Mart hadisesinin nedeni, Avrupa’nın Abdülhamid ve iktidarına karşı, bu ve benzeri yaklaşımlara dayanmaktaydı. Avrupa devletleri, yürürlükte olup kendilerini de bağlayan uluslararası antlaşma ve sözleşmeleri bir tarafa bırakmışlar, “hasta adam” diye niteledikleri Osmanlı Devleti’ni ve onun Müslüman halkını Avrupa sınırları dışına atmaya kalkışmışlardı.

Bütün bunlardan dolayıdır ki, 31 Mart Vakası diye bilinen hadise esasen sultan Abdülhamid’den kurtulmak için geçmişte birçok kesim tarafından birçok kez sahneye konulmuş olan ondan kurtulma çabalarının nihai hamlesiydi.

Bu durumu en güzel şekliyle itiraf edenlerden ve 31 Mart tarihinin bilinmeyenlerine ışık tutanlardan birisi de; İngiltere doğumlu, Semitizm üzerine çalışmış Amerikalı bir akademisyen, Yahudi Siyonist Kardeşliğini kurmuş, 1898 – 1904 yılları arası Amerika Siyonistleri Federasyonu başkanlığı yapmış, Amerika Yahudi Tarihi Cemiyeti Başkan Yardımcısı olmuş, Basel İkinci Siyonist Kongresi’ne katılmış, Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurucusu Theodor Herzl ve Max Nordau’a mesai arkadaşlığı yapmış olan Richard James Horatio Gottheil (1862 –1936) olmuştur.

Gottheil ihtilalin hemen sonrasında yayınladığın bir makalesinde Sultan Abdülhamid’e karşı sahneye konan oyunların arka planına dair şu bilgileri vermektedir:

Merkezi, resmiyette Paris’te, gerçekte ise İsviçre’de olan; yine propaganda faaliyetlerini görünürde Selanik olsa da gerçekte İstanbul’da yapan; ihtilal öncesi kendisini gizleyen ve niyetini en mahir dünya siyasetçilerine ve en dikkatli diplomatlara dahi sezdirmeyen İttihat Terakki Cemiyeti, üyelik ve bağlantıları hiç bir şekilde şüphe uyandırmayan Avrupalı muayyen isimler tarafından korunmuş ve haberleşmelerine imkân sağlanmıştı. Cemiyet, faaliyetlerinde büyük bir gizlilik içinde hareket etmişti. Çünkü bütün üyeleri masonlardan oluşmaktaydı. Aslında 1908 devriminin, bütünüyle bir mason tezgâhı olduğu rahatça söylenebilir.

Genç Türk hareketinin gizli tarihi bir gün tam olarak yazıldığında bu tarih insanlık tarihinin gelişim hikâyesinin en ilginç safhalarından birisini oluşturacaktır. Genç Türk hareketine dair bildiklerimizin hepsini şimdi anlatamayız; zira henüz iş bütünüyle bitmiş değildir. Vaktinden evvel açıklamalarda bulunmak, kalplerinde Türkiye’ye karşı iyi dilekler besleyenlerin amacına zarar verir. Bahsi geçen Türkiye hayırhahlarından birisi de benim ve herkesin dilinde dolaşan “Anayasa ilan edileli bir yıldan fazla oldu, idari açıdan değişime uğramış Türkiye’nin gelecekteki durumu için ne ön görülmektedir” sorusuna ben cevap vermek istiyorum: Bir yıl toplumların gelişim ve değişiminde uzun bir zaman dilimi değildir. Fakat en azından, uygulamaların yakından takip edilmesi ve söylenenlere kulak kabartılması ileride neler olacağının habercisi olabilir.

Bütün bunlardan dolayı denebilir ki, Sultan Abdülhamid’in hal edilmesini gerektiren asıl sebep, Meşihat makamınca hazırlanan hal fetvasında yer alan suçlamalar değildi.

Onun hal edilmesinin esas ve temel nedeni, 1909 Nisanında meydana gelen olaylardan ziyade, 1909 Nisanına kadar geçen 33 yıllık siyasi uygulamalarında gizliydi. Zira 1909 Nisanında vuku bulan ve 31 Mart diye anılan hadise Abdülhamid ile iç ve dış muhalifleri arasındaki mücadelenin adeta son raundu olmuştu. Abdülhamid’in tahtan indirilmesini ve hilafet makamından azledilmesini gerektiren temel suçları, onun daha iktidarının başından itibaren liberal görüş yanlılarını çevresinden uzaklaştırması; liderleri durumundaki Mithat Paşayı sürgüne göndermesi; Meclisi kapatarak anayasayı askıya alması; Ermeniler lehine reformlar yapılması yolundaki taleplere karşı direnmesi; istihbarat teşkilatını kurması; basını kontrol etmesi; Avrupa’nın müdahalelerine izin vermemesi ve benzeri uygulamalarıydı.

İttihatçılar iktidarı ele geçirmek, İngilizler de İslâm birliği politikasıyla sömürgelerini sürekli tehdit eden Halife Abdülhamit’ten kurtulmak istiyorlardı. Bu amaçla 31 Mart Vakası diye bilinen oyun sahneye konmuş ve Abdülhamid’in hal ve sürgün edilmesiyle herkes muradına ermişti.

Oysaki 31 Mart Vakasıyla hal ve sürgün edilen, görünürde her ne kadar Sultan II. Abdülhamid olsa da, gerçekte hal ve sürgün edilen onun şahsı değil, bilakis otuz üç yıllık büyük bir siyasi tecrübe; devlete hâkim olan sivil idare; altı yüz yıllık muhafazakâr düşünceyle hilafetin ve halifenin siyasi tarihimizden ve nihayet Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden hal ve sürgün edilmiş olmasıydı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetime geçmesi ile devlete ve hükümete, otuz üç senelik büyük bir siyasi tecrübe yerine azami ölçüde tecrübesizlik; sivil idare yerine askeri idare ve vesayet; muhafazakâr düşünce yerine laiklik; hilafet ve halife yerine de cumhuriyet ve demokrasi kavramları yerleşmeye başlamıştı.

Dünkü hadiseler ve bugünkü olaylar… Tarih tekerrür mü ediyor acaba?

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir