BEN EDEPSİZLİĞİN VE EDEPSİZLERİN DÜŞMANI İDİM

Acaba Abdülhamid aleyhinde yazılıp konuşulanların ve ona izafe edilen olumsuzluk ve ithamların gerçeklik payı nedir, hakikati ne derece aksettirmektedir, ona isnat edilen menfilikler ne derece doğru ve isabetlidir…

Sultan Abdülhamid devri iktidar – aydın ilişkisi, fikir ve basın hayatı öteden beri hep olumsuz olarak tanıtılmış, anlatılmış ve yansıtılmıştır.

Abdülhamid tam bir müstebit, dönemi ise devr-i istibdat olarak vasıflandırılıp o şekilde adlandırılmıştır. Söylendiğine göre Abdülhamid kimseye hayat hakkı tanımamış, hele hele dönemin aydınları ile hiçbir surette uzlaşamamıştır. Kendi iktidarı, rahatı ve refahı için her türlü vicdansızlığı icra etmekten kaçınmadığı için “taçlı gaddar” olarak adlandırılmayı da hak etmiştir…

Onun özellikle fikir hayatının gelişmesine engel olduğu, kendisi gibi düşünmeyen ve iktidarına hizmet etmeyenleri sürgüne gönderdiği hep yazılmış ve söylene gelmiştir… Örneğin Mithat Cemal Kuntay Abdülhamid ile dönemi şairleri arasındaki ilişkiyi “mihverinde sahte bir saygı ve sevginin yer aldığı idare sanatı” olarak tanımlamıştır.

Kuntay’a göre, Namık Kemal başta olmak üzere eski Yeni Osmanlıları ve yine Kemal başta olmak üzere tanınmış edebiyat adamlarını, Abdülhamid, “içi olmayan bir sevginin dış taraflarıyla oyalıyordu. Kemal ile inkılap arkadaşları ve edebiyatçılar da, Abdülhamid’i, kinin pusu kurduğu sahte kasidelerle idare ediyorlardı.”

Acaba Abdülhamid aleyhinde yazılıp konuşulanların ve ona izafe edilen olumsuzluk ve ithamların gerçeklik payı nedir, hakikati ne derece aksettirmektedir, ona isnat edilen menfilikler ne derece doğru ve isabetlidir… Bu yöndeki sorular pek tabii ki tam ve etraflı bir araştırma yapmayı gerekli kılmaktadır.

Bugünün siyasi problemleri ve sosyal hadiselerinin başlangıç ve dayanak noktasını oluşturan Hamidiye Devri’ni tam olarak anlamadan, dönemin fotoğrafını bir bütün olarak görmeden Sultan Abdülhamid’in şahsiyetini tanımak ve devri uygulamalarını bihakkın anlamak kanaatimce imkânsız olacaktır.

Daha bir yüz yıl öncesinde, Drone’un henüz icat edilmediği bir devride, balonunun drone olarak kullanılabileceğini tasavvur edebilen; siyasi meselelerde herkesin iki adım sonrasını ancak düşünebildiği bir durumda yirmi adım sonrasını öngörüp hesaplayarak ona göre adım attığı ittifaken kabul ve itiraf edilen bir hükümdarın siyasi, idari, askeri, iktisadi ve fikri karar ve icraatlarını hakkıyla anlayabilmek, imkânsız olmamakla birlikte, deha derecesinde ince bir zekâ, zengin ve derin bir bilgi, geniş bir zaman ve sağlam bir tahlil ve ince bir muhakeme kabiliyetine sahip olmayı gerektirmektedir.

Hamidiye Devri şairleri aynı zamanda dönemlerinin münevverleri de olmaları hasebiyle Abdülhamid ile bu aydınlar ve şairler arasındaki fikri uyumsuzluk ve bu uyumsuzluğun nedenlerine ilaveten aydınların genel ahvaline kısaca bakmak doğru olacaktır.

1919 yılında Utarid mecmuasında Sultan Abdülhamid’e izafeten yayınlanan hatıratta Abdülhamid – Şair ilişkisine de yer verilmiştir.

Söz konusu hatıratın Abdülhamid’e ait olmadığı bilinmektedir. Ama ona izafeten yayımlanmış ve oldukça tanınmıştır. Hatırat Abdülhamid’in kaleminden çıkmadığı gibi dikte şeklindeki bir eseri de değildir. Ancak Hamidiye devrini yakinen bilen, Abdülhamid’e karşı muhalif bir çizgide hareket etmiş bulunan, onun muhaliflerini hakkıyla tanıyan, eylem ve söylemlerine yakından şahit olan Süleyman Nazif tarafından yazılmış olması hasebiyle hatırattaki bilgiler değerlidir ve Abdülhamid devri uygulamalarıyla da paralellik içinde olması ve ayrıca başka kaynaklarda yer alan bilgiler ile de teyit edilebilir durumda bulunması dolayısıyla kullanım kıymetini haizdir.

Utarid mecmuasında Abdülhamid’in şairlere olan yaklaşım ve muamelesinden bahsedilirken şöyle denmektedir:

“Ah… beni edebiyata düşman zan ve böyle ilan ederlerdi. Hayır! Ben edebiyatın değil, edepsizliğin ve üdebanın değil, edepsizlerin düşmanı idim. Ziya Beyi vezaret ve vilayetle İstanbul’dan teb’îd etmeğe beni sevk etmiş olan kuvvet, efkâr-ı umumiye değil, onun ilim ve fazlına hürmetim idi. Mithat Paşa halk nazarında daha ziyade zînüfuz ve iki hal’in de en mühim âmili iken Avrupa’ya nefyedildiği zaman kaç âdem ses çıkardı?

“Ben edebiyata düşman olsaydım, Kemal Beye vefatı gününe kadar kesmeden maaş vermez ve oğlunu hizmetime almazdım. Ben edebiyata düşman olsaydım, Ekrem ve Ebüzziya Beylerin o kadar cevr ü nazını çekmezdim. Ben edebiyata düşman olsaydım, Abdülhak Hâmid Beyi dolgun maaşlarla terfih ettikten başka, ara sıra borçlarını da vermek gibi hayırhahlıklarda bulunmazdım. Ben edebiyata ve fenn-i târihe düşman olsaydım, bir aralık tâc u tahtımla uğraşmak istemiş olan Murat Beyin her münasebetsizliğine katlanarak saltanatımın son demine kadar müstavfî maaş ile hizmet-i devlette kalmasına kâil olmazdım! Hayır, tekrar ederim ki ben üdebanın hakiki ve müşfik bir dostu idim. Eğer onlara düşman olsaydım, benim de sokak ortalarında edip ve muharrir öldürecek adamlarım yok değildi.”

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir