ABDÜLMECİD EFENDİ İSVİÇRE SINIRINDA AĞLAMIŞTI

Çağdaşlaşma” bazen hiçbir kutsala değer atfetmez. Sosyo-kültürel alandaki tüm adet, gelenek ve uygulamalar bir çırpıda ve pervasızca kaldırılıp bir kenara atılabilir. Bu noktadaki azim ve ısrar bazen o kadar kat’i olabilir ki din, dini değerler ve dini şahsiyetler de bu duruma muhatap olmaktan çoğu kere kendilerini kurtaramazlar.

Yakın geçmişte Rusya’nın din adamlarına karşı malum muamelesi ve Yeni Türkiye’nin kuruluş ve yapılanma yıllarında son Halife Abdülmecid Efendi’ye yönelik tutumu söz konusu çağdaşlaşma uygulamalarına verilebilecek en taze örneklerdir.

***

1924 yılına kadar hiç kimse hilafetin saygın, değerli ve manevi bir makam olmadığından bahsetmemiştir. Bilakis tersi şeyler ifade edilmiş ve belirtilmiştir…

Ancak 1924 yılı yeni ve taze bir dönemin başlangıcı olmuştur.

***

Tarihi süreç içerisinde muhtelif coğrafyalar ve idarelerde mutlak surette ve muayyen sayıda kral ve hükümdarın sürgün edilmesi hiç şüphesiz ki vuku bulmuştur.

Ancak unutmamak gerekir ki, o güne kadar tebaası olan halkının, son bir vefa örneği izhar ederek, kendilerini saygıyla selamlayıp güle güle diyerek başka diyarlara yolcu ettikleri bahtsız kral ve hükümdarın sayısı da az değildir.

***

Ne yazık ki son halife Abdülmecid Efendi’nin, şahsı ve sıfatı kadre ve itibara değer görülmediğinden, akıbeti söz konusu türden bir saygıya muhatap olmamıştır.

Bilakis hilafetin ilgası kararını müteakip Abdülmecid Efendi bir dizi rencide edici uygulamaya muhatap kılınmıştır.

Bu anlamda;

Hilafeti ilga kanunu 10 günlük bir süre ön görmekte ise de o, daha bu sürenin başından itibaren tazyik altına alınmış ve sınır dışı edileceği, bir emri vaki olarak, kendisine bildirilip yolculuk için süratle hazırlanması istenmiş…

Kendisi için sıradan bir vatandaş/turist pasaportu hazırlanmış…

Eline, bir defaya mahsus olarak kullanılmak üzere bir pasaport tutuşturulmuş…

Pasaportunun isim hanesinde halife sıfatına hiçbir surette yer verilmeyerek sadece, “Abdülaziz oğlu Abdülmecid”, yazılmakla yetinilmiş…

Pasaportun arasına üç beş kuruş para sıkıştırılmış…

Mısır tercihine mukabil Avrupa’ya gitmeye icbar edilmiş…

Seyahati için transit vize yeterli görülmüş.…

Seyahati noktasında hiçbir ülkeye bilgilendirilme yapılmamış…

Orient Express’in tek bir kompartımanına kendisi ve beraberindekiler tıka basa bindirilmiş…

***

Ve nihayet sabahın bir vaktinde sınır dışı edilmiştir.

Halife Abdülmecid ve hanedan üyelerinin ilga sonrası muhatap oldukları bir dizi yanlışlık, haksızlık ve onur kırıcı muamelenin hikâyesini inşallah müstakil bir kitap olarak görürüz. Hakikaten her bir hanedan üyesinin uzun birer hikâyesi olmakla birlikte, hanedana reva görülen haksızlık ve rencide edici davranışlar dizisi arasında burada sadece Abdülmecid Efendinin İsviçre sınırında kahırdan hüngür hüngür ağlaması üzerinde durmak istiyorum.

***

Abdülmecid Efendi ve beraberindekilerin Orient Express ile sınır dışı edilmesine karar verilmiş olunmasına rağmen Express’de daha önceden ona ve ailesine yer ayırtılmamıştır.

Türk Hükümeti son anda Orient Express idaresinden Abdülmecid Efendi, ailesi hizmetindekiler için 10 kopartman tahsisini talep etmiş ise de bu talep Orient Express idaresince kesinlikle reddedilmiştir.

Zira uluslararası seferler yapan trende tabii olarak bütün kompartımanlar çoktan dolmuş ve Abdülmecid Efendi ve maiyetindekilere ayırılabilecek herhangi bir yer kalmamıştır.

Bu durum karşısında Türk Hükümeti ricasından vazgeçip işi cebre dökmüş, neticede zor da olsa bir kompartımanın tahsisi sağlanabilmiştir.

Tedarik edilen bu tek kompartımana taçsız halife ve beraberindekiler tıka basa denilebilecek bir surette bindirilmişlerdir…

***

Orient Express İsviçre sınırında Brieg adlı küçük bir kasabaya ulaştığında hakikaten ibretamiz bir hadise yaşanmıştır.

Brieg Tren İstasyonu idarecilerine, yukarılardan gelen bir emirle, Abdülmecid Efendi ve ailesinin İsviçre’ye kesinlikle kabul edilmemesi bildirilmiştir.

Dolayısıyla Abdülmecid’i taşıyan tren bu küçük sınır kasabasında tam 3 saat bekletilmiştir. Geçen süre içerisinde Abdülmecid ve ailesi adına olumlu hiç bir gelişme olmadığı gibi, bilakis, İstasyon Müdürü’ne gelen en son talimatta Abdülmecid Efendi ve ailesinin bulunduğu vagonun diğer vagonlardan ayırılarak bir kenara çekilmesi ve bir sonraki trenle de İtalya’ya gönderilmeleri emredilmiştir.

Oysaki Abdülmecid Efendi ve ailesinin İtalya için sadece transit vizeleri mevcuttu. Gidip oralarda kalamazlardı. Böyle bir durum söz konusu bile edilemezdi. Ayrıca oraya dönmelerinin pratikte hiçbir anlamı ve faydası da yoktu… Geri dönmeleri ve sınırlar arasında dolaşıp durmaları ise olmayacak türden bir şeydi.

***

Trende bulunan yolcular bir şeylerin ters gittiğini düşünerek harekete geçmişlerdi.

İstasyon Müdürü’ne verilen talimatı öğrenince de büyük bir şaşkınlık geçirmişlerdi. Mahlu, taçsız ve sıfatsız halife Abdülmecid Efendi ve ailesinin akıbetinin ne olacağını düşünmeden de edememişlerdi. Ancak duydukları merak onları sadece sessiz bir bekleyişe sevk etmemiş, fakat aynı zamanda aktif bir harekete de yönlendirmişti.

***

Nihayet trende bulunan yolculardan biri Abdülmecid Efendiye reva görülen bu adi muameleye dayanamayıp; “Bunlar sınırlar arasında koşturup duramazlar” diye isyan etmişti…

***

İsviçreli yetkililer ise sergiledikleri bu son derece nezaketsiz ve bir o kadar da kaba olan davranışlarının nedenini; “Sürekli katledilen ya da uluslararası problemlere sebebiyet veren seçkin misafirlerden artık bıktıkları” şeklinde açıklamışlardı.

***

Trende bulunan ve İsviçre’ye giden yolcular arasında İngiliz Uluslararası Ticaret Firması’nın İsviçre Şubesi Müdürü de bulunmaktaydı…

Yolcular bu müdürle konuşarak durumun vahametini dile getirmişler, İsviçre Hükümeti’ni kınamışlar ve bu olayın duyulması halinde medeni dünyanın dehşete kapılacağı noktasında İsviçreli Müdüre güvence vererek uyarmışlar ve hatta bir anlamda onu, yaşananlar karşısında sessiz kalmasından ötürü, üstü örtülü bir şekilde tehdit etmişlerdi.

Modern dünyanın ve mevcut zamanın bu tür muamelelere elverişli olmadığını dile getiren yolcular; şayet İsviçre bu beyefendiye sığınmayı reddederse, İsviçre turizminin son derece zorda kalacağından bahsetmişler!… Ayrıca Prens’in kendi başına 100.000 sterlinin üzerinde bir paraya sahip olduğunu ve bunu muhtemeldir ki İsviçre’de harcayacağını büyük bir incelikle İsviçreli Müdür’ün dikkatine sunmuşlar; İsviçre turizmini ve otellerini dikkate alarak konuyu bir de bu açıdan düşünüp değerlendirmesinin yararlı olacağını kendisine hitaben ısrarla dile getirmişlerdi.

***

Bütün bu argümanlar Polis Şefine iletilmiş ve ileri sürülen görüşlerdeki bilgelik Polis Şefi tarafından da makul bulunmuştu…

***

İngiliz Uluslararası Ticaret Firması İsviçre Şubesi Müdürü ile birlikte, Polis Şefi, şahsi tanışıklığı da bulunan, İsviçre Dışişleri Bakanı’nı telefonla aramış, Abdülmecid Efendi ve ailesinin durumunu ona kısaca hikâye etmişti. Yolcular da atılan her bir adımı yakından ve sıcağı sıcağına izleyip takip etmişlerdi.

***

Kompartımanının dışındaki dünyada bütün bunlar olup biterken Abdülmecid Efendi kendi dünyasına çekilmiş, bütün aile efradının, maiyetinin ve başka bir dünyanın ve medeniyetin temsilcileri ve yolcuları önünde onurunun, haysiyet ve şerefinin daha baştan itibaren tahkir edilmesine daha fazla dayanamamış ve nihayet hıçkırıklara gömülmüştü.

Onun bu hali o günlerde haber peşinde koşan basın mensuplarının gözünden kaçmamış ve bir çırpıda bütün dünyaya afişe edilmişti…

Bakan, İngiliz Uluslararası Ticaret Firması Müdürünün ne denli saldırılara uğradığını öğrenmiş, Abdülmecid Efendi’nin kabulü için ileri sürülen argümanları dinlemiş ve trendeki, başta İsviçreli yolcular olmak üzere, insanların bu uygulama karşısında ne kadar şaşırdıkları ve dehşete kapılarak sergilenen muameleye isyan ettiklerinden haberdar olmuştu.

Neticede Abdülmecid Efendi’nin ve ailesinin, en azından muvakkaten de olsa, Montrö’ye kadar yolculuklarına devam etmelerine izin verilmişti.

Montrö Tren İstasyonu’na ulaşılınca Abdülmecid Efendi ve yolcular trenden inmişlerdi. Ancak Abdülmecid Efendi burada hiç ummadığı bir hadiseye muhatap olmuştu.

Olay mühimdi. Zira Abdülmecid Efendi trene binerken görmediği hürmeti Montrö Tren İstasyonu’nda trenden inerken görmüştü.

Kendisi ile kısa bir müddet için yolculuk yapan ve kendilerini ilk defa gördüğü ve bir daha da görme şansı elde edemeyeceği insanlar, Montrö Tren İstasyonu platformunun iki tarafına sıraya dizilerek, Abdülmecid Efendi ve ailesini adeta bir çeşit şeref kıtası gibi uğurlamışlardı.

Abdülmecid Efendi bu saygı, hürmet ve vefa köprüsünden geçerken onları başını eğerek selamlamış ve eşlerini ve çocuklarını takiben tren istasyonundan ayrılmıştı.

***

Yukarıda anlatılanlar, hiç şüphesiz ki basit ve dramatik bir öykü olmayıp, yaşanmış, oldukça ibretamiz, tarihi bir vakadır.

Sınır dışı edilmezden hemen önceki zamanlarda “Müslümanların komutanı, kutsal yerlerin hizmetkârı, iki kıtanın ve iki denizin hükümdarı, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, peygamberin habercisi” olarak yâd edilen, Müslümanlara halife olmuş bir şahsiyetin, Abdülmecid Efendi’nin “Hıristiyan” bir ülkeye nasıl sürgün edildiğinin ve “İsviçre”ye girişinin kısa ama anlamlı bir hikâyesidir.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir