ABDÜLHAMİD’İN MUHALİFLERİNE YÖNELİK SİYASETİ

Mithat Cemal Kuntay’ın tespitine göre, “edebiyat adamlarına karşı, Abdülhamid, nazırlarından/bakanlarından daha yumuşaktı. Onları idare etmek için iki vasıtası vardı: İltifat ve biraz lütuf. Bu çabasında başarılı olamadığı takdirde, muhaliflerini, verecekleri zararları en aza indirmek için dolgun maaşlar bağlayarak imparatorluğun çeşitli bölgelerine önemli görevlerle sürüyordu.”

Şefkatli Baba Yahut

Sultan Abdülhamid’in Muhaliflerine Yönelik Siyasetinin Esasları

Sultan Abdülhamid ile dönemindeki aydınlar arasındaki münasebetin doğru anlaşılabilmesi için Abdülhamid’in benimseyip uygulamaya koymuş olduğu idari siyaseti kadar insan ve istihdam politikasının da esaslarını bilinmek gerekir.

Abdülhamid dönemdeki münevverlerin onun karşısındaki veya onunla olan ilişkisi, genel olarak bakıldığı zaman tıpkı, kendisini yeteri kadar tanımayan, anlamayan, maruz kaldığı ve kalacağı problemleri hakkıyla bilmeyen ve idrak edemeyen ancak kendisini her şeyin arifi, hâkimi ve çözümleyicisi gibi gören ve sayan ve dolayısıyla da gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde gördüğü babaya karşı insafsız bir surette harekete geçen müflis bir babanın müreffeh bir halde yaşamaya alışmış çocuklarının halet-i ruhiyesi gibidir, denebilir.

Abdülhamid’in insan ve istihdam politikasının temel unsurlarından bazılarını:

– Affedici

– Barışçıl

– Daimi düşmanlık gütmeyen

– İkna edici

– Kazanma ve değerlendirme esaslı

– Maddeten destekleyici

– Müsamahakâr

– Tatlı sert cezalandırıcı

– Uzlaşmacı

şeklinde sıralamak mümkündür.

Mithat Cemal Kuntay’ın tespitine göre, “edebiyat adamlarına karşı, Abdülhamid, nazırlarından/bakanlarından daha yumuşaktı. Onları idare etmek için iki vasıtası vardı: İltifat ve biraz lütuf. Bu çabasında başarılı olamadığı takdirde, muhaliflerini, verecekleri zararları en aza indirmek için dolgun maaşlar bağlayarak imparatorluğun çeşitli bölgelerine önemli görevlerle sürüyordu.”

Abdülhamid saltanatı boyunca imparatorluğun hasta çocuklarını hep kazanmaya çalışmış, bağışlamış, affetmiş ve hiç bir şey olmamış gibi her defasında her şeye centilmence yeniden başlamıştı.

Ceza verirken bile, en acı dillilerini ve en muhalif olanlarını dahi aşırılıklardan uzak, tatlı sert bir politika ile ikna etmeye ve adeta yaramazlıklarından vaz geçirmeye çalışmış; kaybetmekten ziyade kazanma odaklı bir siyaset izlemişti. Onun muhaliflere karşı izlemiş olduğu siyaset, özellikle yazıp çizenleri, şiddetle cezalandırmak değil, kendilerine sunulacak münasip görevlerle onları İstanbul’dan ve içinde bulundukları zararlı çevre ve dostluklardan kurtarmak ve uzaklaştırmak olmuştu. Böyle bir görevlendirme ile hem muhalifler kontrol altına alınmış olmakta, hem zararlı sayılan unsurlarla temasları azaltılmakta hem de kökleşip kemikleşecek düşmanlıklar yerine zaman içerisinde belki deva bulup düzelecek uzlaşıların temeli atılmış olmaktaydı. Bu anlamda o, en ağır suçu işlemiş ve idam cezasını hak etmiş dahi olsalar hiçbir suçluyu idam ettirmek gibi bir cezalandırma yolunu tercih etmemişti. İdam cezasına, masumiyetlerinin anlaşılması durumunda yapılan hatanın telafi edilmesi mümkün olamayacağı düşüncesiyle, prensip olarak karşı çıkmış ve tasvip etmemişti.

1897 yılında Paris’e kaçan ve orada Jön Türk hareketine katılan, Meşveret gazetesinde Sultan Abdülhamid aleyhinde ağır eleştirilerde bulunan Süleyman Nazif’e, örneğin, uzlaşma kapısını o hep açık tutmuştu. Avrupa’da Jön Türklerle uzun süre bir arada kalamayacağını anlayan Süleyman Nazif tekrar İstanbul’a döndüğünde Sultan Abdülhamid tarafından bir baba şefkati ile karşılanmış ve Vilayet Mektupçuluğu vazifesiyle Bursa’da ikameti sağlanmıştı.

Mizancı Murat da bütün hakaretlerine ve muhalefetine rağmen Abdülhamid’in müsamaha ve affına nail olan bir başka edebi şahsiyet olmuştur.

Mizancı Murat, Sultan II Abdülhamid’e gaddar, zalim demiş, kaçıp gittiği Avrupa’da onun tahttan indirmek için çalışmış ve Mısır’da iken yazdığı hakaret içerikli yazıları sebebiyle hakkında gıyaben idam kararı verilmiş olmasına rağmen sonradan affedilmiş ve yurda gelmesine müsaade olunmuştu…

Bu anlamda Sultan Abdülhamid’den baba şefkati gören ve ihsanlarına mazhar olan bir başka muhalif isim ise Abdülhak Hamit’ti.

Sultan Abdülhamid’in bu “Şair-i A’zam”a çeşitli vesilelerle para gönderdiği malumdur. Ayrıca oğlu Abdülhak Hüseyin’in Londra’da tıp tahsili görmesi için kendisine muayyen bir maaş tahsis ettiği de bilinmektedir…

Tavizsiz bir V. Murad taraftarı olmasına ve bu durumu Abdülhamid tarafından yakinen bilinmesine rağmen Namık Kemal Kanun-ı Esasi Encümenliğine üye olarak görevlendirilmişti. Ancak Namık Kemal, Abdülhamid aleyhine olumsuz bir beyit okuması üzerine yargılanmış, hiç ümit etmediği halde beraat etmiş ve cezalandırılmaktan ziyade tesirsiz hale getirilmek üzere Girit Adası’nda mecburi ikamete tabi tutulmuştu. İşin ilginç tarafı Girit yerine Midilli Adası’nda ikamet etme talebinde bulunması üzerine Namık Kemal’in bu yöndeki talebi müstebit dediği Sultan Abdülhamid tarafından tereddütsüz bir şekilde kabul edilmişti. Daha da enteresan olanı ise Namık Kemal’in iki buçuk yıl kadar sonra, önce bulunduğu adaya, daha sonra ise çevre adalara mutasarrıf olarak görevlendirilmiş olmasıydı. Yani Midilli Adası mutasarrıflığı ile yetinilmemiş, ilaveten Rodos ve Sakız Adası mutasarrıflıklarında da Namık Kemal’in uhdesine bırakılmıştı.

Sultan Abdülhamid Namık Kemal’e yaşarken saygı duyduğu gibi hatırasına da saygı duymuş, vefat ettiğinde bir caminin haziresine defnedilmiş olmasına rağmen Ebüziyya Tevfik’in, şairin Bolayır’da gömülme arzusu taşıdığından Abdülhamid’i haberdar etmesi üzerine na’şı Gelibolu’ya nakledilmiş ve Gazi Süleyman Paşa’nın türbesi yanına gömülmüştü.

Sultan Abdülhamid’in kendisine muhalif olan ve onu her fırsatta yeren dönemi aydın ve şairlerine yaklaşımındaki hoşgörü inceliğini göstermesi bakımından Namık Kemal’in mezarı üzerine bir de türbe yaptırdığını, bu türbenin projesinin ise yine Abdülhamid’in onayı ile Tevfik Fikret tarafından çizildiğini; her iki isimle de aralarındaki uyuşmazlık ve hoşnutsuzluğa rağmen, Sultan Abdülhamid’in böyle bir türbenin hem yapım hem de çizimine müsaade ettiğini hatırlamak gerekir.

Sultan Abdülhamid’in Namık Kemal ile olan ihtilafının, en azından kendisi açısından, yakıcı ve yıkıcı bir düşmanlık değil, affedilip unutulabilecek bir siyasi ihtilaf olduğunu göstermesi bakımından onun, Namık Kemal’in ölümünden sonra oğlu Ali Ekrem’i saraya alıp Mabeyn’de görevlendirmiş olması ve ayrıca Namık Kemal’in babası Mustafa Asım’ı da müneccimbaşı yapmış bulunması son derece önemlidir.

Sultan Abdülhamid’in Ali Ekrem’e Mabeyn’in kapılarını açmış olması ve onu kendi yanına alarak onure etmiş olması, Abdülhamid’in muhaliflerine yaklaşımındaki siyasetinin oldukça ince bir ifadesi olduğu gibi davranışlarındaki ölçülülüğü göstermesi bakımlarından da dikkat çekicidir. Yine muhalefet halinin muhalif şahsa mahsus olduğu, babası yahut oğlu gibi en yakınları dahi olsa işlenen suçun yahut yapılan muhalefetin başkalarını suçlu yahut değersiz kılamayacağı kanaatinde bulunduğunu göstermesi bakımlarından da takdire şayandır.

Sultan Abdülhamid’in izlemiş olduğu insan ve istihdam politikasının önemli bir diğer unsuru da yetkin insanlardan devlete hizmet noktasında istifade etme arayışıdır. Onun bu yöndeki siyasetinin en bariz örneklerinden birisi Ebüzziya Tevfik ile ilgili olanıdır.

Ebüzziya Tevfik, Sultan Abdülhamid tahta geçtikten sonra Namık Kemal ve Ziya Paşayla birlikte Mütercimîn Cemiyeti’nde görevlendirilmiş, 93 Harbi sonrasında ise Kanun-i Esasi’nin yürürlükten kaldırılması üzerine Bosna Mektupçuluğu görevi ile diğer muhalifler gibi İstanbul’dan uzaklaştırılmıştır.

Bosna-Hersek, Avusturya tarafından işgal edilince İstanbul’a dönen ve çeşitli jurnaller yüzünden zaman zaman tutuklansa da Konya’ya sürgün edildiği 1900 yılına kadar gazeteci, yayıncı ve matbaacı olarak Abdülhamid devrinde derin izler bırakan Ebüzziya aynı zamanda Kûfi yazıda dikkate değer bir hattat ve Arapkârî süslemeler yapan çok yönlü bir sanatkârdı.

Ebüzziya’nın sanatsal kabiliyetlerinin Sultan Abdülhamid tarafından göz ardı edilmediğinin, aralarındaki siyasi anlaşmazlık ve uzlaşmazlığa rağmen Abdülhamid’in Ebüzziya’yı takdir ettiğinin en aşikâr ispatı Yıldız Sarayı salon tezyinatı ile Yıldız Camii kubbe ve kuşak yazılarının Ebüzziya’ya ısmarlanmış olmasıdır. Abdülhamid’in bizzat imal ettiği ahşap eserlerdeki Abdülhamid ambleminin Ebüzziya imzasını taşımış olması ve Namık Kemal’in na’şının Sakız Adası’ndan Bolayır’a nakledilmesi konusundaki arzusunun bizzat Ebüzziya tarafından padişaha iletilmiş bulunması ve ayrıca muhalif duruş ve ihtilaflı ilişkilere rağmen, insani ve sosyal münasebetlerin gölgelenmeyerek, ihtilaflara mukabele edercesine makul karşılıklar görmüş olması son derece dikkate değer bir husustur.

Acımasız bir muhalefete; öldürmek, asmak veya dört duvar arasına hapsederek muhalifi hayattan koparmak suretiyle mukabele etmek yerine mecburi ikamet tarzında bir sürgün/uzaklaştırma fakat yeteneklerden de yararlanma içerikli bir cezanın takdir edilmiş olunmasına rağmen Sultan Abdülhamid ile Ebüzziya arasındaki çatışma, diğer muhaliflerle de olduğu gibi, siyasi sınırlar dâhilinde kalmış, adeta centilmence bir mücadeleye sahne teşkil etmiş ve her iki tarafça da insaf, itidal ve makuliyetten ayrılma olmamıştır.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir