ABDÜLHAMİD’İN MUHAFIZIYDIM NASIL MASON OLDUM

Geçen yüzyıldaki mevcut yapısı dikkate alındığında masonluğu Kuzey Locaları ve Güney Locaları şeklinde iki kısma ayırmak mümkündür.

Kuzey Locaları, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, İngiliz sömürgeleri, Almanya, İskandinavya, Hollanda ve birkaç Latin organizasyonundan ibaretti.

Latin yahut Doğu Locaları ise monarşik yapılara şiddetle muhalifti.

Sultan İkinci Abdülhamid ise masonluğa şiddetle karşı biriydi. O, bu tür cemiyetlere itibar etmez ve mensuplarını komplocu olarak görürdü. Dolayısıyla da tebaasından her kim mason olursa öyle bir tercihin riskine de hazır olması gerektiğine kaniydi.

Hal böyle olsa da Abdülhamid dönemi Selanik’i mason localarının bulunduğu şehirlerden en belli başlı olanlarından biriydi. Bu şehirdeki loca İtalyan Büyük Locası’na bağlıydı.

On dokuzuncu asrın sonlarına doğru Latin Masonluğu Selanik’teki İspanyol Yahudileri arasında itibar görmeye başlamıştı. Bu tarihlerde İspanyollar, Selanik nüfusunun yarıdan fazlasını (80.000) teşkil etmektelerdi. Bunlar İtalyan vatandaşlığını da elde etmiş olup İtalyan localarına bağlı masonlar arasına dâhil olmuşlardı. Yahudi locasına kabul edilen şehrin Dönme Müslümanlarının sayısı ise 12.000 ila 20.000 kişi arasındaydı.

Selanikli bir Yahudi, İtalyan Locasına bağlı Makedonya Risorta’nın Selanik şubesi kurucusu ve kıdemli üstadı olarak Emanuel Carasso, Talat, Cavit, Dr. Nazım ve Manastırlı Bahattin ve benzerlerini mason teşkilatına kazanmak için çalışmıştı. Jön Türkler, memurlar ve siviller görünmeyen bir Yahudi etkisi altında masonluğu benimsemeye zorlanmışlardı. Kendilerine Selanik Locası’nın kapıları her zaman açık tutulmuştu.

Jön Türkler kendilerine taraftar edinmeye çalıştıkları ve Makedonya garnizonuna mensup subaylar arasında bir teşkilat oluşturmaya başladıkları zaman Yahudi masonlar, Makedonya Risorta Locası’nın imtiyazlarından kendilerini fazlası ile yararlandırmışlardı…

Vasıf Çınar, Abdülhamid’in Selanik ve İstanbul’daki sürgün günlerinde onun muhafızı olmuş biridir. O günleri konu edinen, yaşadıkları ve şahit olduklarını dile getiren yayınlanmamış bir de anıları vardır. Onun ayrıca sonraki zamanlara dair kaleme almış olduğu başka kayıtları da söz konusudur.

Bahsi geçen yazılarından birisi “Nasıl mason oldum” başlığını taşımakta olup 1910 yılı Aralık ayı sonlarında Selanik’te Mason cemiyetine nasıl girdiğini ve locaya dair sonraki zamanlarda sahip olduğu değerlendirmeleri içermektedir.

Vasıf Çınar Bey bahsi geçen anılarında sadece locaya üye olmasının nasıl gerçekleştiğini ifade etmez. Bir asır öncesi Osmanlı toplumunda bürokratlar ve askeri şahsiyetlerin genel durumları ile masonlar ve masonluk localarının faaliyetlerine dair bilgi de vermektedir. “Nasıl mason oldum” başlıklı yazısı bu bakımlardan da oldukça önemlidir. Dönemin simalarından bir kısmının hakikaten inanmış olmaları dolayısıyla, bir kısmının ise sadece ve sadece ilgi ve merak neticesi mason localarına üye oldukları ve kendilerine mason biraderler edindikleri bu yazı sayesinde öğrenilebilmektedir.

Onun “Nasıl masal oldum” itirafları masonluğun kurumsal yapısına dair az da olsa ilginç bilgiler de sunar. Locaya üye olma aracı ve süreci, toplanma tarzları ve locanın iç atmosferi yazıda üzerinde durulan konular olmuştur. Fakat anlaşılan o ki, Vasıf Bey her ne kadar Selanik’te Mason locasına üye olmayı tercih etmişse de bu durumdan çok da memnun kalmıştır. Onun bu tavrı ve tepkisinin Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün mason localarını kapatması ile ne derece alakalı bulunmaktadır bilinmese de sorgulayıcı ve irdeleyici yaklaşımlar içerisinde olması ve masonluktan bir süre sonra soğumaya başlaması ve nihayet onu tenkide tabi tutması üzerinde durulmaya değerdir.

Vasıf Bey -en azından kendisi- ve benzeri bir takım isimler döneminin belki bir modası ve de fazlaca propagandası yapılan bir teşekkülü olarak tavsiye ve öneriler neticesinde locaya üye olmuşlar ve adlarına düzenlene bir ziyafet ve bir sertifika sonrasında yeni kardeşler edindikleri yeni bir âleme kapı aralamışlardı.

Vasıf Bey adına hazırlanan ve örneği ilişikte sunulan masonluk belgesi esasen sadece Vasıf Beyin masonluğunu gösteren bu sertifika da değildir. Biraz detaylı bir surette incelendiği takdirde sertifikada imzası bulunan daha başka çağdaşı isimlerin de mason locası üyesi oldukları görülmektedir. Söz konusu belge bu bakımdan da önemlidir.

Vasıf Çınar Beyin kaleme almış olduğu “Nasıl mason oldum” başlıklı yazı, yaklaşık yüz yıl öncesi bir Türkçe ile yazıldığı için anlaşılmasında zorluk çekilebilir düşüncesiyle yer yer sadeleştirilmiş olup, şöyledir:

Nasıl Mason oldum

Kavala’da Vartan Bey isminde tanıdığım bir zat vardı. Büyük bir tütün ticarethanesinin müdürlüğünde bulunan ve aynı zamanda Mason olan bu zat beni çok sever ve bunun için hemen her tesadüf tesadüfümüzde masonluğun insani ideallerinden bahsederek beni de kendisi gibi bu cemiyete intisaba (üyeliğe) teşvik ederdi.

Gerçi ben de bu kuruluşa o kadar duyarsız değildim. İttihadı Terakki’ye intisabım sırasında, tanışıklık sağladığım zatların bazılarının bu cemiyetin azaları arasında olduğu için onlardan masonluğun maksat ve mahiyeti hakkında az çok malumat edinmiştim. Fakat o zamanlar buraya dâhil olmayı asla hatırıma getirmiyordum. Vatanın hürriyeti için cansiperane çalışmayı şiar edinen İttihat Terakki’nin yanında o zaman masonluğun bir cazibesi yoktu. Bizim o vakit bütün ümit ve heyecanlarımız İhtilali Cemiyeti’nin inkişaf ve muvaffakiyetinde toplanıyordu İşte o zaman lakayt kaldığım masonluğa 2 sene sonra kısmen Vartan Bey’in teşviki ve ısrarı kısmen de merak ve tecessüsün neticesi ile intisabı arzu ederek talepnameyi verdim.

O sırada Arnavutluk’ta çıkan isyan üzerine taburumuz silahaltına alındığı için 6 ay kadar Kavala’dan uzaklaşmıştık. Cevapnamenin cevabını ancak bu seferberlikten döndükten sonra aldım. Vatan Bey bana bir müjde verir gibi bu cevabın müspet olduğunu tebliğ etmişti. Ancak Kavala’da mason mahfeli olmadığı için giriş merasimi de mecburi olarak Selanik’te yapılacaktı Esasen ben de bu seyahate karar vermiş olduğumdan tabur kumandanlığından 10 gün için izin alarak hemen hareket ettim.

Vartan Bey’in tavsiyesi üzerine Selanik’te ilk önce Luvr mağazası sahiplerinden Hüsnü ve Besim Beyler ismindeki zatları görecektim. Bunlar meseleden haberler oldukları için bana delâlette (rehberlikte) bulunacaklardı. Hakikaten de bir gece bu zatlarla birleşerek masonların Frenk mahallesindeki mahfellerine gittik. Binaya girince arkadaşlarım beni kapının yanındaki odaya bırakarak kendileri yukarı çıktılar. Burada bir saatten fazla süren sıkıntılı bir bekleyiş devresi geçirdikten sonra rehber kardeş olduğunu söyleyen bir zat yanıma gelerek beni oradan aldı ve yukarıda merdiven başında genişliği 2 metreden fazla olmayan dar bir hücreye götürdü. Buranın duvarlarına kısa kısa ahlaki cümleler yazılı kâğıtlar asılı olduğu görülüyordu. Ortada bir sandalye, küçük bir masa, bunun üzerinde de hokka kalemle bir kuru kafa iskeleti vardı. Rehber kardeş üzerimde silah, para, saat gibi madeni ve değerli eşya namına ne varsa isteyip aldıktan sonra beni bu odada yalnız bırakarak çıkıp gitti. Burasının masonluğa yeni giren namzetleri murakabe-i nefse (nefis murakabesine) davet eden bir çilehane olduğu aşikârdı Ancak önümde bulunan bu kuru kafa ile üzerimdeki madeni ve kıymetli eşyanın alınmasındaki sebep ve hikmetin ne olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Acaba bu iskeletle bana dünyanın faniliğini hatırlatmak gibi ahlaki ve felsefi bir ders mi vermek istiyorlar? Yoksa cemiyetin sırlarından harice açıklamalarda bulunursam akıbetimin böyle bir ölüm olacağı ihtarında mı bulunuyorlardı bilmiyorum.

Bir müddet sonra avdet eden rehberimin elinde bazı sualler yazılı bir kâğıt gördüm. Bu suallerde din, milliyet, vatan, insanlık mefhumları hakkında ne düşündüğüm soruluyordu Masanın başına geçip bu suallerin cevaplarını yazmaya başladım. Bence bu mevzulardan hiçbirisinin kıymet ve hatta kutsiyeti inkâr edilemezdi. İnsaniyetin kemali noktasından korkulan cihet bu duyguların mevcudiyeti değil bazı kimselerde bunların ifrata varıp bir taassup şeklini almasıydı. Geniş bir müsamaha fikri ile beraber olduğu takdirde dindarlık veya milliyet ve vatanperverlik işlerinden insanlık ideali asla bir zarar görmezdi. Bu tarzda yazıp bitirdiğim kâğıdı bir müddet sonra gelen rehber kardeşe teslim ettim. Masonlar bu cevaplarımı da beğenmiş olacaklar ki rehberim, son defa gelişinde beni onların mahrem toplantılarına götüreceğini söyleyerek beni bulunduğum sıkıntılı yerden kurtardı. Fakat henüz çilem dolmamıştı Bu içtimaa giderken gözü açık yürümek hakkına malik olmadığından beni doğru yola erdiren rehberim beni bu çilehaneden çıkardıktan sonra gözlerimi sıkı sıkı bağlayarak ve koluma girerek yedekte sevk etmeye başlamıştı. Böylece beş on adım yürüdükten sonra durduk. Arkadaşımın camlı bir kapıyı vurması üzerine içeriden mütehakkim bir seda ile şu söz aksetti.

  • Bizi, bize mahsus mekânımızda rahatsız etmeye cesaret eden o yabancı kimdir? Niçin gelmiş? Buraya kimsenin girmeye hakkı olmadığını bilmiyor mu?

Cevap vermek fırsatı bana verilseydi ihtimal ki; haklısınız efendiler, ne yapayım merakıma galebe edemeyerek aranıza girmeye talip oldum ve kapınıza kadar geldikten sonra geriye dönemedim, diye vakaya mutabık fakat maksada muhalif bir söz söyleyecektim. Fakat rehberim usul ve merasime uygun olarak benim nam ve hesabıma şu cevabı vermiştir.

  • Dalâlette (sapkınlıkta) kalan hemcinsimizdir, nur u ziya istiyor.

İçerden aynı mütehakkim eda ile bunun mümkün olamayacağı tekrar olundu. Fakat rehberim kendisini kefaleti altında benim de aralarına kabulümü ısrar ve ricada devam ediyordu.

Nihayet bu dergâh-ı muali ve müzahin-penahın (yüce ve eğlenceli dergâhın) eşiğine kadar gelip böyle bir vaz-ı niyaz ve istirham (yalvarış ve yakarış) içinde müftekar nur u ziya (olmayan ışık ve parlaklığı) ve muntazır-ı feyz ve ihtida olduğunu (bereket ve hidayet aradığımı) boynumu bükerek rica eden ve haricinin is’af-ı istirhamına (üye olmayanların taleplerinin yerine getirilmesine) müsaadeyi mutazammın (içeren) içerden bir kelime-i lütufkâr ihsan buyuruldu (bağış dolu bir cevap verildi). Yine aynı halde kapıdan içeriye girdik. O vakit bir gürültü, bir kıyamet, bir şamatadır başladı. Bir takım demir çubukların mütemadiyen yerlere çarpmasından mütahassıl (oluşan) madeni bir şakırtı kulaklarımı yırtıyor, koluma giren rehber kardeşin de burada adımını fazla at, burada kısalt gibi ihtarla güya birtakım mânialar arasından geçiyormuşuz hissini vererek beni büsbütün şaşırtmak istediği anlaşılıyordu.

Şunu da söyleyeyim ki ben o gün hastaneye gidip genzimdeki polipleri aldırmış olduğumdan oldukça da rahatsız idim. Bu işin izin müddetim içinde başka güne tehiri mümkün olamadığından o vaziyette yani burnum içerisine tıkılan ilaçlı pamuklarla şişmiş ve başım ağrılı olduğu halde oraya gitmeye mecbur olmuştum. Şimdi bu demir şakırtılarını ağrıyan hasta başımın içinde ne elemli bir akis yaptığını tasavvur edebilirsiniz.

Neyse ki nihayet gürültüler kesildi. Beni bir sandalyeye oturttular. Fakat daha bir ohh çekmeye vakit kalmadan bu defa da sağdan soldan bir birini takip eden bir sual yağmuru başlamıştı. Şimdi de şifahi bir imtihan geçirdiğim anlaşılıyordu. Neler sormadılar ki! Dine, ahlaka, insanlık, siyaset vesaireye temas eden birçok şeyler. Bu arada şöyle garip bir suale de maruz kalmıştım. Bunu soran zat bana masonların birbirlerine her yerde ve her zaman yardımla mükellef olduklarını izah ettikten sonra siz askersiniz, demişti. Yarın öbür gün devlet bir harbe girerse, siz de kıtanızla tabii ki cepheye sevk edileceksiniz. O zaman karşınızda düşman farz ettiğiniz kimselerin size bir dost, bir kardeş yani bir mason olduklarını anlarsanız ne yaparsınız.

Sual hakikaten mühimdi. Askeri ve vatani vazifemi düşünerek karşımdakilerin ne olduklarına bakmaksızın onları kurşuna hedef ittihaz mı edecektim (kılacaktım) yoksa masonluk gayreti galip gelerek bu vazifeyi ihmale mi uğratacaktım. Sualin doğrudan doğruya cevabını vermek istemedim. Sesin geldiği tarafa hitapla:

  • Sualiniz mühimidir. Harpte böyle bir vakanın vukuunu pek muhtemel görmemekle beraber bunu vuku bulmuş gibi farz ederek şimdiden hal çaresini düşünmek yerinde bir iş olur, ancak ben buna cevap verecek kadar aranızda eskimedin. Beni lütfen bu meselede siz tenvir ederseniz (aydınlatırsanız) müteşekkir kalırım, dedim.

Nihayet bu fasıl da sona erdi. Şimdi sıra gözlerimin açılmasına gelmişti Evet artık masonluk âlemi bana münkeşif (bilinir) olacak veya ben kendimi o âlemin o kadar tecellisi istirhamında bulunduğum (gerçekleşmesini istediğim) nur u ziyasına (aydınlığına) kavuşmuş görmekle bahtiyarlık duyacaktım. Rehberimin vaki olan (vuku bulan) ihtarı üzerine ayağa kalktım gözlerimin bağını çözdüler Bir de ne göreyim, aman yarabbi tüyler ürpertecek bir sahne… Omuzlarına çaprazvari (çapraz surette) hamaniler geçirmiş birçok insanlar kılıçlarını göğsüme uzatmış oldukları halde karşımda durmuyorlar mı! Nerede ise onların sivri uçlarını kalbime batıracaklar.

Birden bire karanlıktan ziyaya (ışığa) çıkmaktan kamaşan gözlerimle bu garip ve gülünç manzarayı seyrederken saflar arasında birçok tanıdık simalar da seçmeye başlamıştım. Bunlar bir taraftan dediğim tarzda beni tedhişe (korkutmaya) çalışırlarken diğer taraftan da dudaklarında mültefit (iltifatlı) tebessümlerle selamlamaktan hali (geri) kalmıyorlardı. Reisin (başkanın) münasip kısa nutkunu müteakip (sonrası) sahne bitmişti. Oradakilerin hepsi ayrı ayrı gelip elimi sıkmak suretiyle beni tebrik ettiler. Daha sonra da şerefime kurulan bir sofrada yenilip içildikten sonra merasime nihayet verildi…

Bu geceden sonra ben de artık resmen mason olmuştum. Bilahare Selanik’e geldikten sonra benim de akidesine (prensiplerine) candan bağlı bir mason gibi her hafta muntazaman mahfilde ispat-ı vücut ettiğim (bulunduğum) görülürdü. Bu hal beş altı ay kadar yani redif fırkasında kaldığım müddetçe devam etti. Ondan sonra nakledildiğim nizamiye taburundaki fiili hayat ve vazifemin çokluğu bana locayı ihmal ettirerek artık oraya gidemez olmuştum.

Fakat doğrusunu söylemek lazım gelirse ben zaten içimden gelen bir arzu ile değil daha ziyade ihmalci ve sebatsız bir insan telakkisine (algısına) uğramamak maksadıyla gidiyordum. Çünkü masonluk kendisine karşı bende asla bir alaka ve cazibe uyandırmamıştı. Onu birtakım eşkâl (şekiller) ve merasimin muhafazasından başka bir şeyine ehemmiyet vermeyen bir teşekkül (oluşum) olarak görmüştüm.

Yukarıda şikâyet ettiğim duhul (giriş) merasimi, o göz bağlamalar, o dar hücre, o demir şakırtılarının bundan başka ne manası olabilirdi? Locaların içerisini süsleyen garip ve rumuzlu sütun ve levhalarla içtimaların (toplantıların) açılıp kapanışında reisle nazır biraderler arasında teati edilen (karşılıklı) garip muhavereler (konuşmalar) -ki şimdi onları da nakledeceğim- bu kabilden bir şekilperest değil miydi?

Anlayamadığımız diğer cihet de masonların fikir ve gayelerine açık ve samimi ifadeden ziyade onları bir takım esrar ve acayiplik örtüleri altında saklamalarıydı… Bu asırda onları bu derece sindirmiş olan korkunun ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum… Acaba bu eşkâl (şekiller) ve merasim eski bir adet ve usulün bugüne kadar gelmiş bir hatırası olarak mı muhafaza ediliyordu? Öyle gibi olduğunu kabul etsek bile bu hal yine onları gülünç ve faydasız bir iş yapmış olmaktan kurtaramazdı. Hangimiz ecdat böyle giymiştir diye bugün ayağımıza yeniçeri şalvarı ve başımıza kallavi bir sarık geçirmiş olduğu halde gülünç olmaksızın sokağa çıkabiliriz. Anneanneye hürmet hayat şartlarının tamamen değiştiği bir devrede elbette o ananeyi bozmaksızın eskisi gibi yaşamak manasına gelmez.

Şimdi loca yani mabetlerin tarif ve tasvirine başlayalım. Evet masonlar kendi içtimgâhlarına (toplantı yerlerine) başka cemiyetlerde olduğu gibi mahfel veya kulüp demeyip mabet demektedirler.

Niçin? Bence tamamıyla bir Yahudi eseri olduğu, birçok ananelerini Ben-i İsrail (İsrail Oğulları)’in ıstıraplı tarihinden almasıyla sabit olan masonluk kendi içtimagâhlarına (toplanma yerlerine) da Kudüs’te Süleyman’ın inşa ettirdiği meşhur ve muhteşem mabedin hatırasını mezcetmek (terkip etmek) istediği için bu ismi vermiş olsa gerek.

Bu loca veya mabetlerin tavanlarını, duvarlarını süsleyen acibulacayip (oldukça garip) şekil ve levhaları gören bir insan onlara bir garibeler (acayiplikler) müzesi demeyi belki daha doğru bulur. Tavanına baktığınız zaman onun bir takım yıldız resimleri ile münakkaş (nakışlı) olduğunu görürsünüz. Onu bir sanatkârın karihasından (zihninden) doğmuş ve oraya mahsus bir ziynet ve sanat eseri gibi addetmemeli (saymamalı). Her mason locasının tavanı böyledir. Çünkü bu tavan semayı tanzir eder (betimler)… Zemine gelince, o da satranç tahtası gibi siyahlı beyazlı çinilerle döşelidir. Bunların ne manaya delalet ettiklerini (geldiklerini) bilmiyorum. Belki Kudüs’teki Süleyman mabedinin zeminini taklittir.

Kapıdan girilince sağ ve sol köşelerde nazır-ı evvel ve sânî (birinci ve ikinci nazır) biraderlere tahsis olunan birer kürsü ile bu kürsülerin yanında tepelerinde 3 ampul yanan ve birisinin üzerinde (J) diğerlerinde (B) rumuzu bulunan birer sütün görünür.

Maalesef ne anlattığım bu remizli sütunların, gerek bundan sonra anlatacağım buna benzer şekillerin, manalarını izah edemeyeceğim. Çünkü 32 kademelik bir esrar (gizli) temel üzerine kurulmuş bulunan muazzam bir teşekkül (oluşum) olan masonluğun bu muammalarını çözebilmek için bu kademelerde yükselmek icap ediyordu. Ben ise ilk kademenin yani henüz çıraklığın dahi fevkine (yukarısına) çıkamamıştım. Yani etrafımı ihata eden siz henüz dağılmış ve ufuklarım masonluk göklerinden inen hakikat nurları (ışıkları) altında henüz genişleyerek aydınlanmamıştı ki bu mana-yı ulviyeyi (yüce manayı) evvela kendim, ondan sonra da etrafımdaki teşnekân-ı fezail-i muhibbânı maaliye olanları (fazilet düşkünlerine) nakil ve izah edebileyim.

Bir âlem, bir kâinat gibi zemin ve seması bulunan mahfillerin yine onlar gibi cihetleri yani şark ve garpları da eksik değildir. Mustatil (dikdörtgen) bir salondan ibaret olan bu meşrikiazâm mabetlerinde şark tarafı kapının karşısına gelen kısım teşkil eder. Locanın diğer cihetlerine nazaran zemini bir kademe daha yüksek olan bu kısımda üstad-ı muhteremin kürsüsü ile kâtip ve hatip biraderlerin kürsüleri bulunmaktadır. Üstad kürsüsünün yanında tepesinde 5 ampul yanan bir sütun yukarısında duvara talik edilmiş (asılmış) buzlu camdan mamul bir levha vardır. İçinde bir ampul yandığı için daima parlak ve ziyadan (ışıktan) görünen bu levha üzerinde, altında İbranice bir harf, galiba Yahuda kelimesinin ilk harfi, yazılı bulunan bir göz resmi nazara çarpar… Evet sanki daimi surette locayı ve locadakileri tarassut etmekte (gözetlemekte) bulunan bir göz resmi…

Mahfilde üstad veya daha yukarı payelerde bulunanlarla kalfa ve çırak derecesini geçirmeyenlerin yerleri bir değildir. Kapıdan girince sağ tarafa isabet eden sıralar evvelkilere, sol taraftakiler de sonrakilere aittir. Çırak ve kalfaların üstad sıralarında oturmaları caiz olmaz.

İşte bir mason mahfelinin kabataslak şekli…

Şimdi de içtima zamanlarında müzakerelerin ne şekilde açılıp kapandığını anlatayım. Üstad-ı muhteremle nazır biraderler arasında basmakalıp bir sual ve cevap teatisinden ibaret olan bu sahnelerde hayli garip ve hatta gülünçtürler.

Herkes yerli yerinde oturduktan sonra üstad-ı muhterem evvela nazır-ı evvel (birinci nasır) biradere şu suali sorar.

  • Nazır-ı evvel birader mason musunuz? O da:
  • Biraderlerini öyle tanırlar üstad-ı muhterem, diye mütevazıane (mütevazı surette) bir cevap verir.

Burada küçük bir istitrat (ilave) yapacağım. Gerek üstad-ı muhterem gerek nazır biraderlerin ellerinde bir küçük tokmak vardır. Her lakırdıya (söze) başlayışında bu tokmağı bir kere önlerindeki kürsüye vurmaları usuldendir.

Nazır-ı evvelden (birinci nazırdan) o cevabı alan üstad-ı muhterem bu defa diğer nazıra tevcih eder (yönelir).

  • Nazır-ı sâni birader bir nazırın mabetteki ilk vazifesi nedir?
  • Mabedin emniyette olup olmadığını anlamaktır üstadım.
  • O halde vazifenizi yapınız.

Nazır-ı Sânî birader bunu üzerine gerek azaları arasında yabancı olup olmadığını gerek mabedin emniyette bulunup bulunmadığını tahkik (araştırmak) maksadıyla sıralar arasında bir cevelan yaptıktan (dolaştıktan) sonra üstü ad-ı muhtereme tekmil (tamamdır) haberini verir. Bunun üzerine üstat yine nazır-ı evvel biradere:

  • Nazır-ı evvel birader masonlar saat kaçta mesaiye başlarlar, diye sorar.
  • Vakt-i zahırda (öğle vakti) üstad-ı muhterem.
  • Şimdi saat kaçtır?
  • Vakt-i zahırdır (öğle vaktidir).

Nazır-ı evvel biraderin bu sözü yani gündüz öğle zamanında bulunduğu vaktin gece saat 10.00 olduğu unutulmamalıdır.

Bu cevap üzerine ayağa kalkan üstad-ı muhterem (bütün biraderler de ona emsalen (uyarak) bu sırada ayağa kalkmış bulunurlar) tokmağını tekrar kürsüye vurarak mesainin başladığını ilan eder. Müzakerenin kapanışı da buna yakın şekildedir. Yani içtimaa nihayet vermek isteyen reis evvela nazır-ı evvel birader masonların saat kaça kadar çalıştıklarını sorup ondan nısfulleyle (gece yarısına) kadar cevabını aldıktan sonra diğer nazardan da vaktin nısfulleyle (gece yarısına) geldiğini öğrenince içtimaın nihayetlendiğini ilan eder.

Şimdi bu satırları okuyan veya onları dinleyen kari veya samiine (okuyanlara veya dinleyenlere) sormak isterim. Bir müzakerenin açılıp kapanışını tabii şekilde bir cümle ile ilan etmek varken bu derece acayip ve garaip (garip) sözler sarfına ne lüzum var?

Veya localarının içlerini bir bîşuurun (şuursuz birinin) eli ile döşenmiş gibi gösteren bu garip dekorlarla donatmakla ne fayda tasavvur edilebilir. Bu hal masonluğun fantezi bir teşekkül olduğu kanaatini vermez mi?  Mamafih “vatanım ruy-i zemin milletim nev-i beşer” sözü ile hülasa olunabilecek muazzam bir ideali kendine düstur-i hareket (hareket prensibi) ittihaz ettiğini söyleyen veya o zannı uyandıran bu cemiyetin şayan-ı tenkit ciheti yalnız bu şekilperestlikte değildir. Bence onun maksadı uğrunda hiçbir fiili teşebbüste bulunmayarak icraat ve fiiliyattan daima uzak kalması bundan daha büyük ve mühim bir eksikliktir.

Bir insan tasavvur edilsin ki çok cömert ve merhametli olduğunu, muhitinde hiçbir yoksul insanın bulunmasına tahammül edemediğini söylemekle beraber ne bir hayır cemiyetine yardım etmekte ve ne de mesela sokakta kendisine el açan bir fakire naçiz bir tasaddukta bulunmaktadır. Böyle bir adama cömert sıfatı vermek doğru mudur? İşte masonluğun taraftarı uhuvvet (kardeşlik) ve muhibb-i insaniyet (insanseverlik) olması da buna benzer. Masonlar duymasın amma bu halin lisanımız da tam manasıyla adı sayıklamadır.

Masonluk insan âleminde huzur ve emniyetin hak ve adaletin lazımı (gereği) gibi teessüs etmediğini (oluşmadığını) görerek milletlerin içtimai bünyelerinde esaslı bir inkılap yapmak lüzumunu takdir eden diğer teşekkül (oluşum) veya fırkaların nasıl çalıştıklarına sathice (yüzeysel) olsun gözlerini çevirmiş olsaydı kendisi ile onlar arasındaki mesai farkının genişliğini ve o tarza yakın bir mesai programı kabul edilmedikçe bu gibi idarelerin husulüne (gerçekleşmesine) asla imkânın bulunamayacağını takdir ederek ya mevcudiyetinin faydasızlığından dolayı kendi kendisini feshe mecbur olur veya faaliyetini onlarınki ile hem ahenk (aynı halde) olacak bir mecraya sevk etmek lüzumunu duyardı.

Kendileri ile bu husus hakkında münakaşa yaptığım bazı biraderler bana onun bir ticaret cemiyetinden ziyade saliklerini (mensuplarını) yavaş yavaş yetiştirme hedefini takip eden bir teşekkül olduğunu söylüyorlardı. Fakat maalesef ben onun bu cihette de göze çarpan bariz faaliyetini göremiyordum. Şüphesiz bazı azalar tarafından localara muhtelif mevzular üzerine verilen konferanslardan bu gayeyi okşayacak birkaç söz bulunması veya dünyanın bilmem hangi ücra köşesinde bu fikri birkaç risale intişarı (neşri) şüphesiz böyle bir iddianın delili olamaz.

Maksadın temini için gayrikâfi ve faydasız bir usul olmakla beraber masonluk hakikaten şimdilik icraata geçmeksizin sadece hedefe hazırlanmakla iktifa ediyorsa (yetiniyorsa) o vakit bu neşriyat veya konferansların şimdiki program altında bu hedefi teşvik eden bir ders ve irşat mahiyetini alması ve bahusus (özellikle) masonluğa yeni intisap etmiş olanların dimağ ve kalplerine bu fikirlerin açık ve vazıh ifadelerle kutsi bir akide halinde telkinini temin edecek bir yol tutulması lazım gelirdi. Halbuki kendimi misal göstererek söyleyebilirim ki masonluğa yeni giren hiçbir kimse localarda bu tarzda bir telakki (kabul) ile irşat ve ikaz edilmek bahtiyarlığına mazhar olmamıştır. Ona intisap edenler onun insanlık ideali peşinde koşan bir teşekkül olduğunu ve localarda yapılan telkinattan (telkinlerden) değil ancak dışarıdaki dedikodularını dinlerken öğrenirler.

Mason localarını dolduran biraderlere gelince, onlar arasında bu mefkûreye (ülküye) az çok hamiyet (yüce gönüllülük) ve saffetle (temiz yüreklilikle) bağlanmış kimseleri bulmak için de Diyojen’in feneri gibi bir ışığa ihtiyaç vardır. Çünkü localar insaniyet idealinin âşıklarından ziyade masonluğu biri süs, loca içtimalarını (toplantılarını) vakit geçirecek bir eğlence veya kendilerine mason dedirtmeyi bir unvan-ı mefharet (övünç sıfatı) sayanlardan tutunuz da çok birader tanıyıp şahsi ve ticari menafi (menfaat) elde etmek isteyenlere varıncaya kadar bin bir çeşit emel takip edenlerle doludur.

Dünyanın zi nüfus (nüfuz sahibi) insanlarından birçoklarının yani birçok kral, başvekil ve birçok müteneffiz (nüfuzlu) siyaset ricalinin mason olduklarından bahisle öğünen biraderler az değildir. Fakat onlara bu nüfuzlu insanların dünya siyasetini ellerinde çevirmelerine rağmen biraz da kendi mensup oldukları tarikatının amaline (emellerine) neden çalışmadıklarını sorarsanız verecek cevap bulamazlar.

Hâsılı dükkânının kapısına (Ne ararsan bulunur burada devadan gayrı) mısraını yazan nüktedar eczacı gibi mason localarının kapısına da (Kimi sorarsan bulunur burada masondan gayrı) mısraını talik etmek (asmak) hiç hatalı bir hareket olmayacak itikadındayım.

Masonların birbirlerini tanımak için müracaat ettikleri selam tarzları ile parola ve işaretlerinden de bahsedeyim.  Mason selamı sağ kolu sol omuz hizasına kadar yükseklikten ve ayakları kaimu’z-zaviye şekline getirip iftitalı (dik bir suretle) 3 adım atıldıktan sonra aynı kolu havada bir müselles (üçgen) resmetmek şartı ile tekrar asli vaziyete getirmekten ibarettir. Mamafih selamın bu mufassal şekli ancak resmi içtimalar esnasında yani mabede girilirken yapılır.

İçtimaa geç kalan birader biperva (pervasız bir surette) salona girmek hakkına malik değildirler. Kapıyı üç defa vurup içeriden müsaade almadıkça giremezler. İşte yazdığım bu selamın icrası da bu anlara mahsustur. Ben herkesin gözü bana matuf olduğu böyle bir zamanda pek garip görünen bu selamı ifaya mecbur olmamak için daima içtimaın (toplantının) açılmasından evvel locada hazır bulunurdum.

Locaların bazı ufak tefek müspet faydaları yoktur diyemem. Buralarda bazı münevver ve mütetetbi (araştırmacı) biraderler ihtisasları dâhilindeki mevzular üzerine verdikleri konferansların kıymet ve faydası inkâr edilemez Bundan maada (başka) her içtima sonunda biraderler arasında dolaştırılan dul kadın kesesine -ki bu bir ifade-yi remziyedir, dul kadından maksat fukara ve muhtaçtır- atılan para da netice itibarıyla içtimai bir yardım mahiyetinde olduğundan takdir ve senaya (övgüye) değer.

Fakat birkaç kişiye bir konferans dinletmek veya birkaç fakire 5-10 kuruşluk sadaka toplayabilmek için bu kadar acayip ve garaip (garip) ihdasına (icadına) mabetler açıp ayinler, merasimler icrasına bilmem ki lüzum var mı?…

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir