ABDÜLHAMİD’İN İÇTİKLERİ YAHUT SARAY’DAKİ MUHAYYEL İÇKİ ŞİŞELERİ

İslam dini içkinin her türlüsünü yasaklamış olmakla birlikte alkol Osmanlı toplumunda olduğu gibi Osmanlı Sarayı’nda da bulunan ve kullanılan bir içecek türüydü.

Genel olarak var olan rakıya ilaveten sonraki zamanlarda alkolün şarap, viski ve sair türleri de sarayın mahzenlerinde, satın alınarak, depo edilmişti.

Söz konusu alkol türleri Saray’a davet edilen yabancılara yapılan ikramlarda olduğu kadar, dini kurallara bağlılıktaki dereceleri nispetinde, Saray mensupları tarafından da tüketilebilmekteydi.

Arap İzzet Paşa, Abdülhamid’in saltanatının ikinci yarısında onun adeta sağ koluydu. O, Kilercibaşı’nın her çeşidinden gönderdiği içecekleri, alkolün değişik türlerini, itikadî açıdan kendisini ne derece endişeye sevk ettiği bilinemese de, muhtelif yerlerde ve zamanlarda, hatta işin felsefesini yapar bir surette, içmiş ve ikram etmişti. İzzet’e göre, misafirlerinin şerefine açtırdığı şampanyalar hatıra genişlik, kalbe cila, mizaca ferahlık verirdi. Onun sağladığı parlak neşe birada ne gezerdi. Bira, afyonun eşi, bozanın sütkardeşiydi. Kalpte kasvet, fikirde atalet, sinirlerde rehavete neden olurdu. Ayrıca iştahı da kaçırırdı. İzzet Paşa, ifade edildiğine göre, hurma raksını çok severdi.

İzzet Paşanın yaşadığı şehir sadece Osmanlı Devleti’nin değil, İslam hilafetinin de merkezi, mesaide bulunduğu yer, payitahttaki Yıldız Sarayı ve emrine amade olduğu şahsiyet halife-i rû-yi zemin Sultan Abdülhamid olsa da, alkollü içecekler kullanma alışkanlığında o tabii ki yalnız değildi. Zira Sultan Abdülhamid dönemi İstanbul’unda alkol tüketimi son derece yaygın bir durum arz etmekteydi. Özellikle Babıâli bürokratları arasında rakı tüketimi oldukça revaçtaydı ve adeta yerleşik adetler arasına girmiş bulunmaktaydı. Bu alışkanlık tıpkı redingot giymek, fes takmak veya gazete okumak gibi oldukça sıradan ve tabii bir hal almıştı. Bir anlamada çağdaşlaşmış olmanın, o günkü tarihlerde muayyen bir kesim tarafından, ölçüsü, içki içmek ve işrette bulunmak şeklinde algılanmaktaydı.

1902 yılındaki Sultan Abdülhamid İstanbul’unda Müslüman nüfusun alkollü içki tüketmesinin önüne geçmek amacıyla ve biraz da deneme maksatlı olarak, bazı kısıtlayıcı adımlar atılmıştı. Ancak bu kötü alışkanlık, meyhaneciler, birahaneciler ve yerli imalatçılar vesilesiyle, adeta vücudu saran kötü hastalık gibi, toplum bünyesine öylesine etkili bir surette nüfuz etmişti ki, söz konusu uygulamanın tatbiki ile hiçbir sonuç elde edilememişti.

Kabul etmek gerekir ki, Abdülhamid de dâhil olmak üzere, son dönem Osmanlı şehzadelerinin hemen hiçbirisinin sistematik bir surette eğitim almış oldukları söylenemez. Dolayısıyla da hususiyle de son dönemde, hemen hiçbir şehzadenin gerçek anlamda mesleği olmamıştır. Kendi başlarına bir hayat sürmek zorunda kalan şehzadeler, iktidarda bulunan padişahın kendilerine serbest bir hayat tanıması yahut sıkı bir murakabeye tabi tutması ile karşı karşıya kalmışlardı.

Sultan Abdülmecid, evlatlarını bu anlamda serbest denilecek düzeyde bir özgürlüğe muhatap kılmıştı. Söz konusu bağımsızlığın sağladığı zamanı Abdülmecid’in çok sevdiği oğlu Murat daha ziyade Pera’da geçirmiş, yabancılar ve hususiyle Fransızlar ile oturup kalkmaktan son derece keyif almış ve nihayet içkiye ve eğlenceye müptela biri olup çıkıvermişti. Hatta Sultan Abdülmecid, çocuklarını gençliklerini yaşamaya, içki içip harem hayatı sürmeye onları teşvik dahi etmişti.

İbnü’l-Emin Mahmut Kemal İnal, son dönem sadrazamlarının siyasi hayatlarına yer verdiği eserinde, Sultan Abdülmecid’den söz ederken diyor ki;

İşret ve sefahat gibi iki büyük belaya maruz kaldı. Bu iki belanın doğurduğu hastalıklar ve dertler, o kıymetli padişahı otuz dokuz yaşında saltanat tahtından helak toprağına (mezara) attı.

Yine İnal’ın ifade ettiğine göre Sultan Abdülmecid:

Toplansınlar da işret etsinler!..

diye evlatlarına emirler göndermişti.

Kardeşi Abdülhamid’e göre (Sultan Beşinci) Murat içki içme konusunda ifrat içerisindeydi. Abdülhamid’in kendisi ise abisi Murat’a göre daha temkinli bir tutum sergilemişti.

Sultan Abdülmecid’in hem bir baba hem de bir padişah olarak, henüz o tarihlerde şehzade makamında bulunan çocuklarına içki içmeleri talimatını vermiş olması gerek Abdülhamid’i gerekse abisi Murat’ı işretli günler geçirmeye sevk etmişti.

Şehzade Abdülhamid, önceleri kendisinden daha büyük olan kardeşi Murat gibi davranmış, ona uyduğu için kendisi de içki bağımlısı olma aşamasına ramak kalmıştı. Ancak o, bünyesi oldukça zayıf olduğundan, kendisini bu illetten kurtarmasını bilmişti. Ayrıca günün birinde tatsız bir kaza geçirmesi, rakı sofralarında daha fazla bulunmasını tümüyle sona erdirmişti.

Mahmut Kemal İnal, Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu ve yine Abdülhamid’in sürgün günlerinde Abdülhamid ve ailesinin sıhhatinden sorumlu olan İttihatçı bir askeri doktor olarak Âtıf Hüseyin Beyin ittifak halinde eserlerinde sözünü ettikleri bir kaza hadisesi mevcuttur ve bu kaza hadisesinden sonra Abdülhamid’in içkiye adeta tövbe/veda ettiği ifade edilmiştir.

Söz konusu kaza hadisesinin Abdülhamid’in ağzından hikâyesi ise şöyledir:

Merhum (Abdülhamid), uzun müddet Hariciye Nâzırlığında bulundurduğu Tevfik Paşa’ya bir gün sohbet esnasında demiş ki:

  • Pederim, Murad Efendinin evinde toplansınlar da işret etsinler!..

diye bize emir gönderdi. Bu emir üzerine Murat ve Reşat Efendilerle toplanır, Kilercibaşı’nın getirdiği takımlarla işret ederdik. Bazılarımız fena hâlde sarhoş olurdu.

Bir akşam yine Murat Efendi’nin evinde içtik. Sarhoş oldum. Bizzat kullandığım arabaya bindim. Hayvanlar nasılsa ürkerek alabildiğine Beşiktaş’a doğru koşmağa başladı. Pek çok uğraştım, zapt edemedim. Yoldan geçenler, yardıma koştularsa da durduramadılar. Araba bir tarafa devrildi, ben de bir tarafa devrildim. Hasta oldum. Hastalığımı bir hafta pederden sakladılar. Ondan sonra işret etmedim. Fıçıya deniz suyu koydurarak banyo ederdim. Bu suretle sıhhat buldum. O vakitten beri yaz kış, sabahları, eskiden kalma pek sadık bir kalfamız vardır, başımdan aşağı iki kova soğuk su döker. Şimdi kulaklarım lâyıkıyla işitmiyor. Arabadan düşerek hastalandığımın neticesinden midir, yoksa yaş gereği midir, bilmiyorum.

İbnü’l-Emin, bu anlattıklarını şu not ile de teyit etmektedir:

Tevfik Paşa fıkrayı bana birkaç kere nakletmişti. (Yine o,) bir defasında Padişah bu keyfiyeti anlatırken: Sadrazam Said Paşa da mevcuttu, demişti.

Hakikaten de böyle bir kaza meydana gelmiş ve Abdülhamid bir süre hasta olarak yatakta istirahat etmek zorunda kalmıştı.

Abdülhamid’in gençlik saikası ile katılmış olduğu rakı sofrasından, bir daha oturmamak üzere, kalkmasına Rum asıllı doktoru ve baştabibi Mavroyani’nin büyük katkıları olmuştu.

Abdülhamid’i samimi bir surette uyaran Mavroyani onun içki içmeyi derhal bırakmasını ve kendisini jimnastiğe ve diğer vücut egzersizlerine yöneltmesini, aksi halde hayatının ciddi bir tehlike altında olacağını ifade etmişti. Abdülhamid de Mavroyani’nin ikazlarını dikkate alarak alkollü içeceklerden bütünüyle uzak durmuş, yaşam tarzını değiştirmiş ve doktorunun tüm reçetelerine, vefat edinceye değin, titizlikle riayet etmişti.

Nefsine hoş gelen alışkanlıklarını terk etmede Abdülhamid hakikaten büyük bir kararlılık göstermiş ve olağanüstü bir irade gücü sergilemişti. Çeyrek asırdan fazla süren saltanatı boyunca da Mavroyani’nin kendisine bağlı kalmasını önerdiği hayat tarzından hiçbir zaman ayrılmamıştı.

Abdülhamid’in gençlik yıllarında içki içtiğini ancak daha sonra bu alışkanlığını terk ettiğini hem kendisi ifade etmiştir hem de birçok kaynakta, bir hakikat olarak, bu durum yer almıştır.

Abdülhamid ve babası kendilerini içki ile harap ettiler. Fakat Abdülhamid bu alışkanlığını terk etti

şeklindeki beyanı ile Review of Reviews söz konusu kaynaklardan sadece biri durumundadır.

Abdülhamid, mezkûr araba kazasından sonra içki içmeye tövbe etmiş olmakla birlikte yabancı basında sonraki tarihlerde onun içki içtiği yolunda zaman zaman yazılar çıkmıştır. Ancak söz konusu yazı ve haberlerin hakikat ile hiçbir alakası bulunmayıp tümüyle asılsız ve olumsuz imaj oluşturma çabasına müstenit olmuştur.

Bu anlamda New York Times’da çıkan ve The Chronicle Telegraph’ın İstanbul muhabirine atfedilen, muhabirin ise haberi Yıldız Sarayı’ndaki bir arkadaşından edindiği açıklaması yapılarak sunulan ve sadece birkaç satırdan oluşan ilgili yazıda;

Sultan günlerdir aşırı derecede içki tüketmektedir

beyanının, hem haberin iki satırı geçmemesi hem de Abdülhamid’i ayyaş olarak gösterme gayreti neticesi yazılmış olduğu son derece aşikar bir haldir.

Yine The Evening Star gazetesinin;

Likör konusunda Sultan katı bir Müslüman değildir ve ara sıra bir kadeh şampanya içerek rahatlamanın bir bahanesi olarak sağlığına özen gösterir.

Büyükelçileri ve ziyaretçileri kabul etmeden önce, gözlerine ve ten rengine geçici bir parlaklık kazandırmak maksadıyla, alışkanlık gereği, biraz içki aldığı söylenir; çünkü Hasta Adam artık tükenmiş biri olarak düşünülsün istemez ve en şiddetli hastalık nöbetlerinin kamuoyu tarafından bilinmesine izin vermez. Hatta hastalıklarının çoğu için kendi kendine doktorluk yapacak kadar ileri gitmektedir. Sinirlerinin acınası hali, geceyi onun için tekerrür eden bir dehşet haline çevirmektedir. Karanlıktan bir çocuk gibi korkar, bulunduğu bina ve etrafını saran bahçe, gün ışığının sona erdiği andan itibaren parlak bir şekilde aydınlatılır. Sessizlik de onun için korkunçtur ve yalnızca muhafızlarının sarayın önünde yürürken duyduğu ses sayesinde uyuyabilir. Uykusundan uyandığında gördüğü rüyaları yorumlaması için yorumcular çağırır ya da dışarı çıkıp ufku, güçlü dürbünlerle, baştan aşağı gözden geçirir. Genellikle erkek kardeşinin veya sevdiği bir hizmetlisinin yüksek sesle kitap okuması sayesinde zoraki uykuya dalar…

şeklindeki tanımlamalarının ne denli hayali, ne denli iftira ve nefret yüklü olduğu ve daha da önemlisi bilgi yanlışları ile dolu bulunduğu ortadadır.

Bu tür beyanların bütünüyle hayal mahsulü olduğunu ve Abdülhamid’i yıpratma kastı ile kaleme alınmış bulunduğunu ifade etmek dahi gereksizdir. Zira böyle bir halin değil Abdülhamid, başka bir hükümdar için dahi söz konusu olamayacağı şüphesizdir. Diğer taraftan onun sefirleri alelade bir günde değil de Cuma Selamlığı’nın icrası sonrasında kabul ettiği herkesçe malumdur. Cuma günü kabul ettiği ve devlet meselelerinin görüşülüp bir anlamda karara bağlandığı, ziyaret eden ile edilenin birbirlerinin nabızlarını titizlikle ölçtüğü resmi bir görüşme esnasında Abdülhamid’in bir parça içki aldıktan sonra görüşmeyi başlattığı son derece anlamsız olduğu gibi görüşmede bulunanların hiçbirinin anılarında yahut yazılarında böyle bir durumdan söz edilmemiş olması da her halde tesadüfi bir durum olmasa gerekir.

The Fortnightly Review’nun 1910 yılı Aralık sayısında konu ile alakalı olarak Abdülhamid hakkında yer alan bir bilgilendirme yazısında şu ifadelere yer verilmiştir:

Sultan, geleneği bozarak, sarayının kapılarını diplomatik heyetlere ve İstanbul’dan gelip geçen tüm yabancılara açık tuttu. Eskiden, bir diplomatik heyet mensubu onuruna sarayda verilen bir akşam yemeğine padişah sadece istisnai durumlarda katılırdı. Abdülhamid döneminde ise yemekli akşam davetleri çok arttı. Hatta bazen aşırı derecedeki bir sıklıkla davetler verildi.

Padişah’ın yemeğe davet ettiği sadece Büyük Güçlerin elçileri olmadı; küçük devletlerin temsilcilerine de aynı derecede davetler yapıldı. Saray’da tertip edilen bu ziyafetler, resmi hüviyetini muhafaza eden büyük bir incelikle birlikte, siyasi önemi de haizdi ve elden gelenin en iyisi yapılmaya çalışılırdı.

Sarayda tertip edilen diplomatik bir yemeğin ardından birçok siyasi meseleye de tatmin edici çözümeler bulunurdu. Diplomatlar daha ziyade eşleriyle birlikte, Büyükelçiliğin bazı üst düzey yetkilileri, birçok nazır, önemli devlet adamları ve Saray’ın ileri gelenleri yemeğe davet edilirlerdi.

Masada padişahın sağına Büyükelçinin karısı, soluna da Büyükelçi otururdu. Arkada, büyükelçilerin takdimcisi ve sarayın baş tercümanı, akşam yemeği boyunca ayakta durur, Sultan ile misafirleri arasında mütercim olarak görev yapardı.

Bu akşam ziyafetleri hiçbir surette Oryantal bir karaktere sahip değildi. Aksine her şey Fransız’dı. Genelde Fransızca konuşulur, menü Fransızca yazılı olur, yemek Fransız mutfağına ait bulunur, sadece birkaç yemek à la turque olurdu. Şef de Fransız’dı ve her şey Avrupa tarzında servis edilirdi.

Söylemeye gerek yok ki Sultan ve tüm Müslüman misafirleri, Müslüman olmayan misafirlere sunulan şaraplara dokunmazlar, sadece su ve şerbet ile yetinirlerdi.

1887-1889 ve 1898-1901 yılları arasında ABD’nin İstanbul Büyükelçisi olarak görev yapmış bulunan Oscar S. Straus, The New York Times gazetesinde yayınlanmış olan Abdülhamid ile ilgili izlenimlerine dair diyor ki:

Sık sık Saray’da akşam yemeklerine davet edilirdim. Şarap misafirlere her zaman servis edilirdi. Ben içmiyordum ama mahrum bırakılmış da değildim.

Amerika Birleşik Devletleri’nin İstanbul Büyükelçisi olarak Sultan Abdülhamid’in akşam yemeklerine onun seçkin bir misafir suretinde davet edilen A. W. Terrell de, Abdülhamid’in içki içip içmediği konusuna temasla:

Misafirleriyle paylaştığı mutfağının -sofra servisi ve süslemelerinin, yemek salonunun ihtişamının ya da Hristiyan konukları haricinde hiç kimsenin tatmadığı şaraplarının- mükemmelliğinden hiçbir şey daha harika olamazdı

diye belirtmektedir.

Abdülhamid’in misafirleri ile aynı ziyafet masasını paylaşsa da içki içmekten sakındığının bir başka şahidi de Edwin Pears olmuştur.

The Anaconda Standard gazetesinin 26 Kasım 1895 tarihli sayısında ve Zayıf ve Mütereddit Despot Bütün Avrupa’yı Tehdit Ediyor başlığı altında Abdülhamid’in şahsı ve idaresinin ele alındığı ve dolayısıyla içki konusuna da temas edilen oldukça uzun yazıda deniyor ki:

Onun özelliklerinden birisi, misafirlerine özellikle en kaliteli ve en pahalı şarap ve likörleri ikram ederken, kendisinin sadece su içmesidir.

6 Mayıs 1891 tarihli The Democratic Press gazetesi de Abdülhamid’in içkiye olan yaklaşımını dile getirirken:

İslam’ın yasaklamış olmasından ötürü o kesinlikle alkollü içeceklere dokunmaz, bol miktarda şerbet içer

beyanına yer vermiştir.

Önem verilip kendileri için hususi surette hazırlatılmış bulunan ve Yıldız Sarayı’nın o muhteşem atmosferi içerisinde otokrat bir hükümdarı misafirleri şerefine kadeh kaldırmaktan men eden şey acaba ne olabilirdi ki!

Hemen ifade etmek gerekir ki Abdülhamid’in içki içmemesini bütünüyle doktorunun tavsiyelerine ve sağlık nedenlerine bağlamak yanlış olacaktır. Zira Abdülhamid’in dini bütün bir Müslüman olduğunu, yine aynı kaynak, şu suretle ifade etmektedir:

Abdülhamid, dini bütün bir Müslüman olarak görünmeyi arzulardı. Günde beş defa düzenli olarak namaz kılar, Ramazan ayı boyunca orucunu titizlikle ifa ederdi. Saraydaki herkes onu taklit ederdi.

Abdülhamid’in geçirmiş olduğu söz konusu kaza sonrasında bir daha içki içmediğine dair, kendi beyanına ilaveten, Babam Abdülhamid Saray ve Sürgün Yılları adlı eserinde kızı da babasının içki içmediğini ifade edenler arasında yer almıştır.

Ayşe Osmanoğlu, söz konusu eserinde, konu ile alakalı şu ifadelere yer vermektedir:

Babam içki içmez, içenleri hoş görmezdi. Saraya sokulmasını da yasak etmişti. Dindar, Allah’ına bağlı, büyük bir Müslüman idi. Abdestsiz yere basmazdı.

Kızı Ayşe Osmanoğlu beyanına devamla diyor ki;

Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslüman’dan başka bir şey değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur’an-ı Kerim okurdu…

Herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Saray’ın hususî bahçesinde beş vakit Ezan-ı Muhammedi okunurdu.

Avlonyalı Ferid Paşanın oğlu Celâleddin Velora Paşa da Abdülhamid’in hususiyetlerinden bahsederken;

Az yer, içki içmez, kumar oynamaz, ibadetinde kusur göstermezdi. Çok defa; boş olan bu hayatı, Tanrı’ya teşekkür için ibadetle geçirmek gerekir

dediğini belirtmektedir.

Reşit Mümtaz Paşanın oğlu olup Abdülhamid’den pek hazzettiği söylenemeyecek olan Semih Mümtaz da;

Şehzadeliğinde bilhassa açıklıklarda yemek yemeyi tercih eder, bu gibi âlemlerin içkisiz eğlencelerine iltifat ederdi

beyanında bulunmaktadır.

İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, aleyhinde yazılmış bir şiiri olmakla birlikte, Abdülhamid’den bahsederken;

Çok sigara, kahve ve çay içerdi… Ayş ü işrete ve fuhş u rezilete rağbet etmezdi… …mey u mahbub ile ülfeti yoktu

diye belirtmek suretiyle kadirşinaslık gösterebilmiştir.

Abdülhamid’in içki ve benzeri olumsuz alışkanlıklardan uzak bulunduğunun bir başka şahidi ise Marquise De Fontenoy’dir ve o, bu konuda şöyle demektedir:

Abdülhamid hiçbir şekilde değersiz bir adam değildir ve Türk şehzadelerinin neredeyse her zaman bağımlı oldukları zaaflardan olağanüstü derecede uzak durmaktadır. O içki içmez.

Abdülhamid aleyhtarlığının en temel bildirim ve kendisini karalama vasıtası olarak kullanılmış olsa da, yabancı basın, ekseriyeti itibarıyla, onun içki içmediği gerçeğine sayfalarında yer vermiştir. Ancak bu durum, ilgili basın organının kendi iradesi neticesi gerçekleşmemiş, insaf sahibi yabancılar tarafından bir anekdot olarak kaleme alınan makale yahut yazının, asli şekliyle, söz konusu basın organında neşredilmiş olmalarından kaynaklanmıştır.

Bu anlamada, daha 1894 yılında, The Times-Richmond gazetesinde yayılanmış bulunan bir makalenin ilgili satırları şöyledir:

Sultan sadece su içer. Müslümanlara içki yasak olmakla birlikte onlar da alkol kullanırlar. Rakı, Doğu’ya mahsus bir alkol çeşidi olarak en gözde içkileridir. Sultan ise bu durumun oldukça istisnai bir şahsiyetidir.

O rakıya veya daha başka türden bir alkole asla dokunmaz. Yabancı prensler veya sefirler onuruna Saray’da resmi surette akşam yemeği verildiğinde, yemekte hazır bulunan padişah ve diğer Müslümanlar, yabancılara ikram edilen şarabın tadına dahi bakmazlar. Su veya yarı buzlu su ile yetinirler.

Abdülhamid’in vurguda bulunulan dindarlığının veçhesi hakkında kaleme alınan bir değerlendirme yazısında ise, yukarıdaki ifadeleri teyitle, şu beyanda bulunulmuştur:

Abdülhamid, yaptığı gezide amcası Abdülaziz’e, İngiltere, Fransa ve Avrupa’nın diğer bölgelerinde eşlik etti ve ileri tipte bir liberal kılığına girdi. Tahta geçtiğinde Türk Muhafazakârlar, devrimci bir radikal olarak kendisinden endişe etti.

Theodore Herzl’in kendisine amaca diye hitap ettiği, onun da kendisinin huzura kabul edilmesi için Abdülhamid’den aracı ve ricacı olduğu Vambery de, yukarıdaki beyanları teyitle;

Abdülhamid’in inanmış bir Müslüman olduğunu ve inancının kurallarını asla göz ardı etmediğini aşikâr bir surette ifade etmiştir

Abdülhamid’in alkol kullandığını iddia edenler, dün ve bugün, onu yıpratmak ve zihinlerde olumsuz bir algı oluşturmak maksadıyla, bu suçlamayı klasik bir jargon haline getirmişlerdir.

Yerli ve yabancı birçok şahsın onun alkol kullanmadığı yönündeki beyanlarına rağmen hakikati kabul etmeyerek, iddia ve suçlamalarını mütemadiyen gündemde tutmaya gayret etmektedirler.

Ancak esef edilmesi gereken nokta şu ki; Abdülhamid muhalifleri, hak, hakikat ve tarih ile hiçbir alakası olmayan iddialarını ispat için, henüz rüştüne ermemiş, akil baliğ dahi olmamış ve hatta alkolün ne olduğunun şuuruna bile varmamış, üç veya beş yaşındaki bir torunun, dedesinin alkol aldığına şahit olduğuna inanacak kadar da acziyet içerisinde olmayı makul görebilmektedirler.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir