ABDÜLHAMİD’İN ERMENİLERE BAKIŞI

Abdülhamid’in Ermenilere Bakışı

Otuz üç yıllık iktidarı sırasında siyasî problemler içerisinde Bosna-Hersek meselesi, Yeni Pazar’ın işgali meselesi, Yemen ve İmam Yahya meselesi, Trablusgarp meselesi, Basra körfe­zinde ve Irak’ta İngiliz nüfuzunun yükselişi ve buna ilişkin (Necit ve İbn Suud, Kuveyt ve Mübarek es-Sabah, Muhammıra Şeyhi Haz’al) meseleleri, Bağdat Demiryolunun sonu ile il­gili İngiliz ve Alman rekabeti meselesi, Kerbela ve Necef’te Şialık meselesi, İran sınırı meselesi, Süleymaniye sancağında Hemond aşireti meselesi, Sencar’da Yezidiler meselesi, Ana­dolu’nun içlerine doğru ilerleyen Kızılbaşlık ve Şialık meselesi, Dersim meselesi, Rusya’nın Doğu Anadolu siyaseti meselesi, Aden’e bağlı yerlerden Lahiç Emirliği meselesi, Siyonizm ve Yahudilerin Filistin topraklarına toplanması meselesi, Cebel-i Lübnan meselesi, Dürzi, Havran ve Kerek meselesi, Suriye’de Fransız nüfuzu meselesi, Suriye Ortodoksları üzerine Rus­ya’nın nüfuzu meselesi, Makedonya meselesi, Girit meselesi ve 1897 Osmanlı-Yunan savaşı, Şarki Rumeli meselesi, Arna­vutluk meselesi, Bulgar meselesi Sultan Abdülhamid’in karşı karşıya kaldığı meselelerden bazıları oldu. Ermeni meselesi ise Abdülhamid’in en çok başını ağrıtan ve en önde gelen olaylardan birisini teşkil etti. Başta İngiltere olmak üzere büyük devletler tarafından Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinin uygulanması talebinden ve Ermenilerle meskûn vilayetlerde ıslahat yapılması noktasındaki baskılarından padişaha suikast tertip edecek kadar cesaret alan Ermeniler Osmanlı mülkünde bir dizi isyan ve ayaklanmalarda bulundu. Dolayısıyla da kırk ayrı isyan, patırtı, gürültü ve kaos ortamı Abdülhamid’in tüm iktidarı boyunca Ermenilerin sebebiyet verdiği kanlı siyasi hadiseler oldu. Abdülhamid bir taraftan Ermenileri teskine çalışırken bir taraftan da İngiltere, Fransa ve Rusya ile haricen uğraşmak zorunda kaldı.

Abdülhamid Selanik ve Beylerbeyi Sarayı’nda murakabe altında tutulduğu yıllarda sükûnete ermiş bir ruh hali içerisinde mazinin tecrübesi ile beyanlarda bulunmuş ve Türk-Ermeni ilişkileri ve Ermenilerin kendi zamanındaki hallerinden bahsetmişti. O ayrıca o sıralarda yaşanmakta olan Birinci Dünya Savaşı vesilesi ile İngiltere, Rusya ve Amerika’nın Ermeniler ile olan münasebetine ve dolayısıyla da Ermenilerin Osmanlı Devleti’ne karşı sergiledikleri tavrın ehemmiyetine işaret etmişti.

O; Memleketimizde un­sur-ı muhtelife var. Yetmiş iki buçuk millet var. Her birinin emeli başka… Çok asker beslemeye ihtiyaç var… Çünkü asayişi bu suretle ancak muhafaza mümkün olabiliyor… Bir Rum, Yunan… Bir Bulgar, Bulgar âmâli besler… diyordu.

Abdülhamid’e göre;

Ermeniler!… Onlar bu memlekete Acemistan’dan gelmişler… Onlara devlet yer vermiş… Vaktiyle pederim zamanında daha evvel sarayda aşçı, kilerci, cevahirci… sofracı… vükelâ konaklarında ayvazlar hep Ermeni idi… Babam Sultan Mecid zamanında bilirim… Güceoğullarını pederim severdi… Hatta Güceoğlu Bağı namıyla bir bağı vardır. Vahdeddin Efendi’nin köşkünün bulunduğu mahal Güceoğlu Çiftliğiydi… Pederim haftada üç kere oraya gider… o ka­dar maiyeti ile haremleri yaşmak, ferace giyerlerdi… Saray’dan yemek gitmez… onların yemeğini yerdi… Bu kadar mutemet idiler… Madamları saraya gelir… Her biri Harem-i Hümayun’da kalır… yatarlar… Lakin kıyafetlerinden Ermeni olduk­ları belli olmazdı… İslam kadınları gibilerdi… Gemicilere varıncaya kadar Ermeni’ydi… Hazine-i Hassa’da Artin Paşalar, Gümüşgerdanlı… eski bir aile… Bili­rim Gümüşgerdanlı validemin terzisi idi… Harem-i Hümayun’un terziliğini yapardı… Adeta haremağaları vazifesi onlara verilmişti. Kilercibaşılığını yapardı… Bütün gemi, vüzera konaklarında ayvazlar mutemet addolunurdu… O ka­dar emin idiler ki haremağası gibi çoluğunu çocuğunu, vüzera, şürekâ hep onlara teslim ederdi…

Karabet Kalfa Dolma­bahçe Sarayı’nı yaptı… Oğlu Sergis Bey Çırağan ve Beyler­beyi Sarayı’nı yaptılar… Milyonlarca para kazandılar… Ohannes Noradunkiyan Efendi Babıâli Hukuk Müşaviriydi…

O zaman Kara Todori Paşa vardı… Sadık biriydi… Ermenilerden de Feşan Efendi vardı… O da sadıktı… Her ikisi de iyi diplomasi bilirlerdi… Sonra da Hariciye Nezareti’ne birtakım pis Ermeniler girdi… İş bozuldu…

Ermeniler bu memlekete küf­ran-ı nimet ettiler… İçlerinden bir papaz çıktı… Bu papazın riyaseti altında bir toplantı tertip ettiler. Onu tanıdım… Onlara bu böyle olmaz… Biz daha ziyade terakki etmek için Avrupa’da bir mektep açalım… dedi… Yazdığı muhtırayı onla­ra okudu. Biz hep böyle kıymetsiz işlerde mi kullanılacağız… Avrupa’da bir mektep açalım, lisan öğrenelim. Gelip birtakım makamla­rı işgal edelim… Adeta fikirleri İslamların elinden iktidarı almak idi… Artin Paşalar ve sair büyükler ona yardım ettiler… Para topladılar… Gitti Venedik’te bir adada mektep açtı… Öyle bir mektep ki siyaset, ticaret, muallimlik her suretle her fenden şubeler var… Her türlü sanayi, ilim ve fenleri muhtevi idi… Mükemmel bir şey… Ben mektebi gör­düm… Bir ada üzerinde (St. Lazaro adası) bulunan büyük bir mektep… Filhakika Artin Paşalar, Portakal Sikanor ve sair adamlar yetişti.

İşte o mektep­ten ye­tişenler bütün hariciye kalemlerini istila ettiler… İstanbul’da Hariciye’de birçok makamlar… aldılar… Hatta Hazine-i Hassa nazırı oldular. Güzel hizmet gördüler… Lakin kanaat etmediler… Babamın zamanında 10 bin kadar Ermeni toplandılar… Beyoğlu’nda Pangaltı cihetin­de bir mezarlıkta bir arbede çıkarttılar… Asker onları dağıttı…

Artin Paşa komite reisi idi… Sonra (Hasun) isminde biri… gitti Katolik oldu… İstanbul’a geldi… Pederim zamanında Hasuniste ve Antiha­suniste namıyla iki fırkaya ayrıldılar…

Bilahare bir kısmı Anadolu’dan, İstanbul’dan Amerika’ya gitti… Protestan oldular… Amerika’ya gidenler beş sene orada oturduktan sonra Amerika vatandaşlığı elde ederek başında şapka olduğu halde muallim olarak İstanbul’a veya mem­leketlerine geldiler… Her tarafa Amerika namına mektepler açtılar…

Amerika ile bir mukavele ederek bu hale mâni oldum. Bana bu sebeple düşman oldular… Bilahare bana karşı isyan ettiler… Ohannes Noradunkiyan Efendi Babıâli Hukuk Müşaviriydi… Ermeni vakasında evinin penceresinden asker üzerine silah attığı bana haber verildi…

Ben vazifemi yaptığım için bana düşman oldular…

Artin Paşa pek güzel Fransız­ca bilirdi… Bir gün huzura çıkmaya müsaade istemiş. Gelsin dedim… Geldi… Elinde bir büyük zarf içinde bir kitap gibi bir lâyiha… Benim bir şeyden haberim yok… Sakın …hatırınıza bir şey gelmesin… sözleriyle layihanın bana takdim edilmesi için gönderilmiş bulunduğunu ifade etti. …Takdim edi­yorum dedi. Hülasasını anlattı. Anadolu’da Ermenilerin ikamet ettiği vilâyetlere genel bir vali tayini ve sairden birtakım tatbiki mümkün olmayan teklifler… Getir peki okuyalım… Tetkik edelim… Ka­bule şayan bir şey ise bakarız çaresine dedim… Gitti… Yemin ile kasem ederim ki bu lâyihayı tanzim eden Artin Paşadır. Çünkü şive-i ifade kendisinin… Hocam olduğu için şivesini bilirim…

Malum-ı ahvâl (bilindiği üzere) bomba meseleleri zuhur etti… Onlar da bir prenslik istediler… Ermeniler öyle bir millettir ki istifadeleri için değil Protestan… Müslüman ol deseniz olurlar! Bununla beraber çalışkandırlar… Her hususta âlem-i İslam’dan ileridirler… Askerlik ve sair meslekler ise Müslümanların terakkisi­ne mâni oldu…

Bana bomba attıkları zaman birkaç Ermeni ve bir de bombayı yapan Belçikalı/İsviçreli biri derdest edildi… Fakat bomba parçası başı­mın pek yakınından geçti… Hariçten parçalar çıktı… Kadınlar kravat iğnesi yaptılar… Hâlâ durur…

O’Connor’dan evvelki İngiliz se­firi… pek fena bir adamdı… Ermeni meselesi hengâmında bir gün benim huzuruma çıktılar… Ayak ayak üzerine atmış Chrétienlara böyle ediyorsunuz… şöyle yapıyorsunuz… gibi bağır bağır bağırıyordu… O kadar hiddet ettim ki… İçimden ah! Ben senin boğazına sarılır seni gebertirdim. Lakin ne ya­payım… memurum… Osmanlılık damarım o kadar kabarmıştı ki güç tahammül ettim… O huzurdan gittikten sonra adeta hırsımdan gözlerimden yaş geldi… Ağladım… Bizim ka­dın (Müşfika) bazen o günkü halimi hatırlatır… Chrétien, Ch­rétien (Hristiyan, Hristiyan) diye herifin beni sinirlendirdiğini hiç unutmaz… Bu chrétien sözü o kadar sinirime dokunmuş ki o gece -kadın şahittir- uyku uyuyama­dım… Ben de chrétien ha! Sözünü tekrarlıyordum.

Goschen isminde diğer bir İngiliz sefiri de bir layiha vermişti… Onda da vilayetlerde bir isyan zuhur etmesi halinde devletin onu terbiyeye hakkı olmayacak mahiyetli… Uygulanması mümkün olmayan teklifler!. Ben ona cevap verdim… Galebe çaldım… Onun üzerine azlettiler…

Abdülhamid’in Birinci Dünya Savaşı günlerinde hayattaydı. O günkü gelişmeleri dikkate olarak Ermenilere dair yine bazı mülahazalarda bulunmuş olup şöyle demekteydi;

Eçmiyazin Katoğikosu[1] İzmirliyan Efendi Ermeni komitesi rüesasıdır… Ermeni vakasında ben onu sürgün etmiştim… Kendisi Ermeniler nezdinde mukaddes tanınır… Sevilir… Onun sözün­den çıkmazlar…

Gazetelerde Van tarafla­rında Ermenilerin Ruslara iltihak ettiğini okudum… Ruslar Ermenilere bir beyanname okumuşlar… Ben eminim ki bu İzmirliyan’ın işidir… Şimdi Rus tebaası da oldu… Haindir­ler… Burada da isyan çıkarmasınlar!… Hâlbuki Ermenilere biz lütuf etmişiz… Onların tarihinde bahisleri yanlıştır. Hep İrânî­lerin tarihini kendilerinin gibi telakki etmişlerdir. İran’dan, Rusya’dan bize iltica etmişler biz himaye etmişiz. Birtakım süflî hizmetlerde kullanmışız… Şimdi küfran-ı nimet ediyor­lar… Rumların iddialarını anlarım. Zira İstanbul’u onlardan zapt etmişiz… Gocunmalarının hakkı da var…

Gazeteler Meşrutiyet’i müteakip Ermeniler lehinde, benim aleyhimde bulundular… Hakikat nasıl şimdi meydana çıkıyor! Kilise altlarında, mah­zenlerde bomba, revolver, sair silah saklarlar… Bunlar hakkında pek iyi tahkikat yaptırmışımdır… Malumatım vardır…

Ermenilerin Eçmiyazin’de oturan reis-i ruhaniyeleri en büyükleridir. İs­tanbul’da oturdu. Gayet zeki bir adamdır. Fesat başıdır. Ben bilirim. Fesat ocağı Eçmiyazin’dedir.

Amerika da Avrupa işlerine ka­rıştı demek. Ama ne yapacak? Bizim memlekette birçok mek­tepleri var. Hatta Ermenilerden şubesi var. Ermenilerin adeta hamisidir. Sulh masasında Ermenilerin hukukunu muhafaza etmek bahanesiyle onları himaye edecektir. Herhalde bir Er­menistan hükûmeti teşkiline yardım edecektir.

Monreo kanunu gereğince Amerika Avrupa işlerine karışmayacaktı. Artık ne hukuk ne muahede hiçbir şey kalmadı. Fa­kat bizim elimizden ta Trabzon’a kadar sahil kısmı vilâyât-ı sitteyi (Erzurum, Bitlis, Van, Sivas, Elazığ ve Diyarbakır’ı) Ermenistan yapmak isterler.

İngilizler zannederim bizim memlekette bir Ermenistan, Kürdistan, bir Arabistan teşkil edecek.

İngilizler ekseriya en önde görünmezler. Amerikalıları ön ayak ederler.

Eğer Ermenistan olursa Anadolu’da bize rahat yoktur. Ruslar ikide bir Rumeli’de Bul­gar ve Sırpları tahrik ettikleri gibi onları tahrikten geri durmaz. Ben çok şer gördüm… geçirdim. Ta şehzadelik zamanından beri başımdan geçenleri bir hikâyeye başlasam bir tarih olur. Hepsi hemen hatırımdadır.

Tehcir uygulaması Abdülhamid’in İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda murakabe altında tutulduğu bir sırada söz konusu olmuştu. O, bu duruma dair doktoru Atıf Beye;

– Ermenilerin hepsini sürdüler mi? diye sormuştu.

Öyle ya patrik bile Kudüs’e gönderildi, cevabını alınca da;

– Le­hü’l-hamd (şükürler olsun). Öyle ise Ermeni meselesi kalmadı, diye mukabele etmişti.

Atıf Bey onun fikrini öğrenmek için;

-Vaktiyle niçin bu memleketleri zapt edenler hepsini Müslüman yapmadı… Yapmış olsalardı… bu gaileler kalmazdı… dediğinde… Abdülhamid onun bu yaklaşımına gülmüş ve;

– Tabii bu suali bir İspanya sefiri vardı… Araba benzerdi… O da bana sordu… Ben de cevap verdim… Evet! İslamiyet diğerlerinin dinine tecavüzü men ettiği için ecdadımız kimsenin dinine tecavüz etmedi… dedim… O da cevaben… Evet! Bizim de dinimiz men eder ama!… memleketin selameti için biz papaya sorduk İspanya’da tek bir Müslüman bırakmadık… Sebebi memleketin selameti idi… Yoksa vahşilik değildi… Siz böyle yapmadınız ama bak tehlikelerden kurtulamıyorsunuz… demişti… Filhakika o sırada da Yunan hududunda adeta muharebeye yakın bir ka­rışıklık olmuş… muharebe çıkmasına ramak kalmıştı, şeklinde cevaplamıştı.

Abdülhamid’in Birinci Dünya Savaşı yıllarında yakında takip etmeye çalıştığı gelişmeler tabii olarak onu büyük bir endişe ve hüzne sevk etmişti.

Irak’tan, Anadolu’dan düşmanları nasıl defedece­ğiz. Bunu düşünüyorum da beni dehşet alıyor… Ben Almanları düşünmem, bizim halimizi düşünürüm…, demekteydi.

[1] Eçmiyazin Ermenistan’ın başkenti Erivan yakınlarında bir yer olup ilk Ermeni dinî merkezi olmuştur. Ermeni Kiliseleri’nin temeli kabul edilen Eçmiyazin Kilisesi Gregoir tarafından kurulmuş ve kendisine halkın tem­silcisi anlamına gelen Katoğikos unvanı verilmiştir. Bu unvan aynı zaman da Katoğikosluk şeklinde dinî merkezin adı da olmuştur.  

Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

ABDÜLHAMİD VE ÇİÇEK

Pts Haz 7 , 2021
  Abdülhamid ve Çiçek İnsan olur da çiçeği sevmeyeni olur mu hiç! Dünyada acaba öyle birileri de var mıdır ki! Belki vardır, belki de yoktur. Ancak çiçeği mutlak surette seven, ona içten ve büyük bir tutku ile bağlı bulunan insanların mevcudiyeti de bir gerçektir. Çiçek ve yeşillik hemen her insanın […]