ABDÜLHAMİD VE ÇİÇEK

İnsan olur da çiçeği sevmeyeni olur mu hiç!

Dünyada acaba öyle birileri de var mıdır ki!

Belki vardır, belki de yoktur. Ancak çiçeği mutlak surette seven, ona içten ve büyük bir tutku ile bağlı bulunan insanların mevcudiyeti de bir gerçektir.

Çiçek ve yeşillik hemen her insanın güzel olarak görüp kendisinden letafet duyduğu bir varlık unsuru olsa da çiçek ve sair bitkilerin Sultan Abdülhamid’in nazarında ayrı bir yeri, önemi ve değeri olmuştur.

Sultan Abdülhamid’in Cuma Selamlıklarından sonra huzura kabul ettiği sefirler ve eşlerine bazen nişan vermesi ve bazen de onlarla hususi sohbetler etmesi gayet tabii bir haldi. Sohbetin konusu bazen cins cins atlar, eğitimli köpekler ya da adı sanı duyulmamış bitkiler olabilmekteydi.

Abdülhamid’in çiçeklere düşkünlüğünün nedeni gayet açık ve netti. Zira ona göre dünyada üç şey vardı ve bunlar; su, yeşillik ve güzel yüz olup her biri hüzün ve keder gidericiydi.

Abdülhamid çiçek ve yeşilliğe olan söz konusu tutkusu yüzünden daha şehzadeliği yıllarından itibaren içerisinde çeşit çeşit çiçeklerin, türlü türlü, cins cins ağaçların ve irili ufaklı limonlukların bulunduğu bahçeli bir ortamda yaşamayı istemişti ve öyle de yapmıştı.

Abdülhamid’in şehzadelik yıllarını geçirdiği Maslak Kasırları bugün bile kendisini ziyaret edenleri büyüleyici surette bir güzelliğe sahiptir. Zira Abdülhamid daha şehzadeliği yıllarında Maslak Kasrı’nı adeta botanik bahçesine çevirmişti.

Yeşilin her tonundan birçok bitki çeşidini bünyesinde barındıran Limonluk onun bitkilere karşı duyduğu sevgi, ilgi ve merakını gösteren en aşikâr deliller olmuştu. Kırmızı, pembe ve yeşilin her tonunun birbirine karıştığı sera bugün dahi, sadece Türkiye’de değil, Türkiye’nin yakın coğrafyasında bile benzeri olmayan bir botanik bahçe örneği sergilemektedir.

Abdülhamid’in Uzak Doğu ve Avrupa’dan getirttiği ve yılın her ayında farklı bir bitkinin kendi özelliklerini sergilediği, ancak Şubat ayında görsel bir rekabet içerisine girdikleri söylenebilecek olan botanik bahçesinde yer alan her bir bitkinin ayrı ve uzun soluklu hikâyeleri söz konusudur.

Yıldız Sarayı bahçesinde birbirinden güzel süs fidanları mevcuttu. Bunların hemen her biri, titiz bir ilgi ve büyük bir çaba neticesi başka ülkelerden temin edilmişlerdi. Ülke dâhilindeki ormanlar taranmış ve kıymete haiz olanlar sökülerek sarayın bahçesine getirilip dikilmişlerdi.

Her tülü yeşilin ve rengin hâkim olduğu, türlü türlü ve en müstesna hayvanların içerisinde hususiyle muhafaza edildiği bir bahçede dolaşmak Abdülhamid’in tabii âdeti kabilindendi. O, gerek şehzadeliği sırasında kendi kasrında, gerekse padişahlığı yıllarında Yıldız Sarayı bahçe ve parkında, yapımlarına hususi bir ehemmiyet vererek seralar oluşturmuştu.

Dolayısıyla da Maslak ve Yıldız Sarayı bahçelerinde bulunan limonluklarda Dev Filkulağı, Devetabanı, Ejder Kanı, Eyrelti, Fönix, Kamelya, Kauçuk, Kurdela, Kuşkonmaz, Latanya Hurması, Limon Ağaçları, Limon, Ormangülü,  Paşa Kılıcı, Salon Yaprağı,  Sarmaşık ve özel surette ilgi duyduğu Sikas türünden bitkileri görmek mümkündü.

Süleyman Kâni İrtem tefrika olarak kaleme aldığı ilgili yazısında Abdülhamid’in çiçek ve ağaç sevgisinden bahsederken sözü Yıldız Sarayı bahçesine getirdikten sonra;

Bambu ağacı, birçok palmiyeler, çamlar, limon, portakal ağaçları, turunçlar, akasyalar arasında kamelyalar, krizantemler, karanfiller, güller nazarı okşardı. Seralardan biri Avrupa’da bile misli nadir bir mükemmeliyette idi. İçinde vanilya yetiştirilirdi

diye belirtir.

Müstesna bir güzelliğin söz konusu olduğu bahçelerin bakımı için bir manga oluşturulmuş, bahçıvanbaşının idaresinde onlarca insan çalıştırılmıştı.

Saray bahçelerinin bakım ve muhafazası, pek tabii ki, mesleğinde uzman isimlere emanet edilmişti. Alman asıllı Adam Slerf bu isimlerden sadece biriydi. İtalyan Romeo Scanciani kış bahçeleri ve limonluklardan sorumlu tutulmuştu. İç Bahçe yine bir Alman olan Avgust Vihold’a bırakılmıştı. Fransız asıllı Gustave de Roi ise bahçe düzenlemeleri ve uygulamalarıyla alakalı resim ve planlarının çizimi ile görevlendirilmişti. Bahçivanbaşı ise Karadağlı Lubanovich olmuştu.

Abdülhamid’in yeşile olan tutkusu o kadar yüksek ve o kadar fazlaydı ki daha 1888 yılı gibi bir tarihte, sera yapımı için görevlendirdiği sera ustasına, haftada 350-650 altın lira ücret ödemekten kaçınmamıştı.

Bahçe, limonluk ve seraların su ihtiyacı ise Terkoz ve Hamidiye suyu kullanılmak suretiyle giderilmişti.

Bahçede yer alan bu son derece nadir ve müstesna bitkilerin sağlıklı bir surette yaşamalarını temin etmek üzere, maruz kalacakları hastalıkları teşhis ve tedavilerini sağlayacak özel bir limonluk oluşturulmuştu.

Saray bahçıvanlarının Nebatat Hastanesi adını verdikleri bu limonlukta ayrı bir personel kadrosuna sahipti. Hastalanan bitkiler zaman kaybedilmeksizin bulundukları yerlerden alınıp limonlukta tedavi edilirdi.

Abdülhamid’in bitki merakı şahsi bir ilgi olarak kalmamış, bilakis kurumsal araştırmaların alt yapısını oluşturacak çalışmaların yapılmasına da dönüşmüştü.

Mösyö Mişel Dimoni, Heyet-i Fenniye ve Asar-ı Atika İşleri kapsamında, Abdülhamid tarafından Osmanlı coğrafyasında bulunan bitki türlerinin sınıflarını içeren bir koleksiyon hazırlamak üzere görevlendirilmişti.

Abdülhamid’in çiçek ve bitki sevgisi sadece park, bahçe, limonluk ve seralara sıkışıp kalmamıştı. O, İstanbul’da bulunan sefirlere, sanatçı ve daha başka seçkin misafirlerine sık sık ziyafetler verirdi.

Sarayda davetliler için özel olarak ayrılmış bulunan ziyafet salonu baştanbaşa çiçeklerle bezenmişti. Bu durumun onun çiçeğe olan tutkusundan ileri geldiği herkesin malumu olan bir gerçekti.

Salonda yer alıp misafirlerini hem memnun hem de teshir eden türlü türlü çiçekler sarayın kış ve dış bahçelerinde özenle yetiştirilip muhafaza edilen nadir bitkilerden toplanmakta ve yine özenli bir surette vazolara yerleştirilmektelerdi.

Yıldız Sarayı’nın bahçesi dünyanın en güzel gülleri, hususiyle İran’dan temin edilmiş olanlarıyla, donatılmıştı. Bu güller aynı zamanda Abdülhamid’in çalışma odasını ve Yıldız’daki binaların koridor ve boşluklarını da süslemekteydi.

Abdülhamid, Alman İmparatoriçesi Yıldız’a geldiği vakit, Saray’ın rengârenk gülleri ve çiçekleri arasından en güzellerini kendi elleri ile toplamış ve bir buket haline getirdiği bu çiçeklerin ortasına ayrıca ilave ettiği yapma güle hazineden iri bir elması da koyarak, yine kendi elleri ile İmparatoriçeye takdim etmişti.

Abdülhamid’in çiçeklere karşı içinde beslediği sevgisi, mamul eşyalar üzerine çiçek resminin simgesel olarak işlenmesine sebebiyet verecek derecede yüksekti.

O, bir kısmının üzerine kendi ismi, diğer bir kısmının üzerine ise tuğrası işlenmiş altın yüzük, mühür ve kan taşı yanında çiçek resmi ile bezenmiş madalyonlara da sahipti.

1900 ila 1902 tarihleri arasında saray mimarlarından Raimondo D’aranco’ya yaptırılmış olan Hususi Daire Hamamı’nın çinileri nilüfer ve papatya desenli çiçek motifleriyle süslüydü. Hamamın vitray pencerelerinin dahi renkli çiçek motifli olması tercih edilmişti.

Ömrünün son günlerini geçirdiği Beylerbeyi Sarayı’ndaki yatak odasında beyaz lake karyolasının üzerinde de son derece güzel yağlı boya çiçek resimleri mevcuttu. Odada bulunan sobanın beyaz renkteki boruları üzerine de altın yaldızla karışık çiçek resimleri işlenmişti. Oda tavanı gibi Hereke mamulü yerdeki açık renk halının üzerinde dahi çiçek motifleri yer almaktaydı.

Abdülhamid, çiçek ve bitkinin hakiki haline olan tutkusuna ilaveten bitkilerden sağlanan yan unsurlar ile ruh dünyasını şen kılmaya çalışmış ve bitki ekserlerini beden sağlığını muhafaza için kullanmıştı.

Sürgün günlerinde doktorundan kendisi için:

Biraz gül suyu, çiçek suyu, tarçın suyu, nane, melisa suları, lokman ruhu

temin edilmesi ricasında bulunmuştu.

Abdülhamid’in bitki ve çiçeklere olan ilgisi yalın bir ilgiden yahut tümü ile bir saplantı veya cehalet yüklü bir sevgiden kaynaklanmış da değildi. O tarih kitapları okumuş olmanın ve tarihi konulara ilgi duymuş bulunmasına ilaveten hekimliğe de merak sarmıştı. Kimya onun ilgisini çeken ve merakını celp eden bir fen dalı olmuştu. Tarih ve fen kadar tabiatla da yakından alakadar olmuş ve bu alana dair de geniş surette bilgi edinmeye çalışmıştı.

O, Doktoru Âtıf Beye, bitki ve çiçeklere olan sevgisinden ve onların hangi ortamlarda yetişip geliştiklerinden bahsederken şu bilgi yüklü cümlelere de yer vermişti:

Avustralya’da bulunan çiçek­ler başka yerdekine benzemedikleri gibi papağanları da öyle… Tarih-i tabii okudum…

Abdülhamid insanlara verilen isimleri de önemseyen biriydi. O, insanlara, verilecek isimlerin güzel olmasını arzu ederdi. İnsanların Kaya, Taş, Demir gibi madde isimleri yahut hayvan isimleri ile adlandırılmalarını yadırgar, güzel isimler verilmesine özen gösterilmesini isterdi. Nergis ve Gülnihal gibi bitki adlarının güzel isimler olduğuna kaniydi.

Bu konuya temasla bir defasında diyordu ki:

Fransız Büyük İnkılabı Tarihi’ni tercüme ettirdim. Hemen büyük bir kısmını inceledim…

Régence devrini hatırlıyorum. Ne rezaletler oldu!!

Ayların, günlerin, insanların isimlerini değiştirdiler… Hâlâ Mösyö Koşon, Mösyö Norbo gibi isimlere tesadüf edilir… Vakıa bizde de Nergis, Gül­nihal gibi isimler var… Lakin latif çiçek isimleri… Öyle hayvan isimleri değil.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir