ABDÜLHAMİD, BALON VE “DRONE”…

Sultan II. Abdülhamid’in günümüz çağdaş teknolojisinin müthiş icadı olan “drone”larla ilgili bir asır önceki hayali gücü, gayet şaşırtıcı ve üzerinde durulmaya gerçekten değer bir konudur.

Malum, Sultan Abdülhamid döneminde bir kısım yasaklar söz konusu idi ve bunların en başında gelenlerinden birisi de İstanbul semalarında balon uçurmaktı.

Evet, evet, hemen hepimizin bir zamanlar uçurmaktan keyif aldığı, ruhumuzun ve gönlümüzün de balonla birlikte adeta bulutlara ulaştığı o adi balonlardan söz ediyorum…

“Drone”un mucidi tabii ki Sultan II. Abdülhamid değildi. Aman ha! Öyle bir iddiam asla olamaz. Ne haddime!

Maksadım “balon” ve “drone” vesilesi ile Abdülhamid’in zihni zenginliğine ve 33 yıl iktidarda kalmasındaki siyasi maharetine ve ufki genişliğine işaret etmek. Ve dolayısıyla da balonun tehlikeli bir “drone” olabileceğinin Abdülhamid tarafından daha bir asır evvelinden sezinlendiğini belirtmek.

Sultan II. Abdülhamid biyolojik olarak ölmüşse de sosyo-politik mirası itibariyle şüphesiz ki bugün hala yaşıyor.

Siyaseti, idaresi, politikaları, yaklaşımları ve en önemlisi siyasi dehası ve öngörüleri ile bir yüzyıl sonra dahi hararetle tartışılıyor… Ve onunla alakalı ret ve kabul odaklı yaklaşımlar piyasada ha bire çarpışıyor…

Sultan Abdülhamid ve idaresini anlamak için onu sadece “Ulu” yahut “Kızıl” diye nitelemek maalesef yetmiyor. Bu yöndeki davranışlar, bilimsellikten uzak olması dolayısıyla, kısaca hamaset olarak biliniyor… O da, anlık dalgalanmalar meydana getirse de, çoğu kere hiç bir fayda sağlamıyor …

Abdülhamid ve idaresini anlamak için ona ve dönemine ait fotoğrafın tümünü görmek lazım. Aksi takdirde onunla ilgili söylenecek her ard niyetli söz ve yapılacak her menfi değerlendirme bir an için doğru gibi gözükse de nihayeti itibarıyla kesinlikle yanlış olacaktır… Fil misali…

Fotoğrafın tümünü görebilmek ise tabii olarak onu ve dönemini iyi okumayı ve derinlemesine araştırıp incelemeyi gerekli kılar. Tabii ki bu da her babayiğidin kârı değil. Çünkü hemen ve kolayca elde edilebilecek türden bir şey değil…

Türkiye’de bir çok kişi adına ve anısına üniversite, enstitüsü ve araştırma merkezi varken, son bir asra ve hatta daha fazlasına, eğrisi ve doğrusuyla dünya çapında damga vurmuş bir insanın, bir siyasinin yani Sultan Abdülhamid’in kendi adına kurulmuş bir üniversite, bir enstitü veya bir araştırma merkezi maalesef yok.

En azından bir Hamidoloji Enstitüsü de mi kuramadık, kuramıyoruz… Özel veya tüzel…

Bu arayış ve sitem, tarihsel hamaset veya entelektüel zafiyet neticesi ön görülen bir talep değil, Sultan Abdülhamid’i, dünyasını ve bugünkü dünyayı, problemlerimizi ve siyasi düşün, kültür ve tavırlarımızdaki doğruluk isabetinin yüzdesini anlamaya matuf bir öneridir…

Hamaset doğu toplumlarının genlerinde vardır ne de olsa… Kahramanlar gibi savunuyoruz ya, yetmez mi de denilebilir. Olabilir, belki de her şeyi hamaset ve algı operasyonları ile çözmek veya onlarla yetinmek kafidir. Ayrıca o “son evrensel imparator” değil midir. Daha büyük unvanlara ve kurumlara ne gerek var ki… da denebilir!

…..

Sultan Abdülhamid hep ürkek ve korkak olmak ve can emniyeti endişesi taşımakla suçlanmıştır içte ve dışta belli çevrelerce.

Onun, bu nedenledir ki, Yıldız Sarayı’nı kendisine, kendi tercihiyle, hem saray hem de hapishane yaptığı yazılıp çizilmiştir sürekli…

Bu yaklaşım bir anlamda doğrudur ve yazıp konuşanlar da haklıdır. Ama bir an için ve bir yönüyle!

…..

Sultan Abdülhamid padişah olduktan sonra Yıldız Sarayı’ndan dışarıya sadece cuma namazları ve Ramazan’da Hırka-i Şerif ziyaretleri için çıkmıştır. İmparatorluğu içerisinde gezip dolaşmadığı gibi yabancı ülkelere de gitmemiş ve hatta kendisini ziyarete gelen yabancı devlet ricaline iade-i ziyarette dahi bulunmamıştır…

Sultan Abdülhamid’in böyle davranmasındaki temel etken unsur, hiç şüphe yok ki döneminin en bariz özelliklerinden birisi olan ve bütün Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı coğrafyasında da son derece tehlikeli boyutlara ulaşmış bulunan, terör belası olmuştur.

O günkü dünyaya hâkim olanlar, bir anlamda, krallar ve hükümdarlar değil bilakis terör ve anarşistlerdi.

O günlerde terörün nerede ve ne zaman zuhur edeceğini, kime ve nasıl yöneleceğini kestirmek de bir hayli zor ve hatta imkansızdı.

Avrupa’da, şiddetli bir surette esen terör rüzgarının önüne set çekmek ve anarşist eylemlerinin kralları ve hükümdarları hedef almasına engel olmak maksadıyla muhafız alayları icat etmek kaçınılmaz olmuştu.

Günümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı uygulamasının çağdaş anlamda esasını da, ıslahat hareketleri çerçevesinde, Avrupa’daki sözünü ettiğimiz bu yeni icat ve uygulama oluşturmuştu. Görsellik ve törenselliğin ötesinde, saldırı ve suikastlara karşı güvenlik sağlayıcı bir tedbir olarak, hatırladığım kadarıyla, 1860’lı yıllarda bize de devreye sokulmuştu.

…..

Ancak Sultan Abdülhamid ve iktidarının muhalif ve düşmanları sadece anarşist ve teröristler de değildi. Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler gibi muhalefet grupları; klasik Osmanlı hal ve iclas geleneğinin temsilci ve uzantıları Ali Süavi gibi darbeciler; kendilerine hal ve iclas işini vazife edinmiş ikbal taraftarları; Makedon, Bulgar vs. Balkan ulusçuları; Ermeni teröristleri; masonlar; siyonistler; hilafet karşıtları ve tabii ki İngiltere, Fransa ve Rusya gibi devletlerin parçalayıcı ve yıkıcı emel ve siyasetleri… Bütün bu unsurlar Sultan Abdülhamid’in göğüs germek, karşı koymak ve sindirmek zorunda olduğu unsurlar ve kesimlerdi…

Hiç abartmadan belirtmek gerekir ki onun iktidar yıllarının en önemli konularından birisini kendisine karşı yapılan tehditler, komplo ve suikastlar teşkil etmişti. O, mesaisinin büyük bir bölümü bu türden şeylere karşı tedbir almaya çalışmakla geçmişti. Özellikle 1890’lı yıllar Sultan Abdülhamid’in iç ve dış tazyikler nedeniyle geçirdiği en zor ve buhranlı yılları olmuştu.

Bir taraftan, misyonerler vasıtasıyla özellikle Ermenileri himaye etmeye çalışan İngiltere ve Fransa’yla, diğer taraftan ise misyonerlik faaliyetleri ve misyoner okullarıyla eğitime el atmış ve dolayısıyla gayrimüslim unsurlardan yine Ermenileri başına taç etmiş Amerika Birleşik Devletleri’nin tehditleriyle baş etmek zorundaydı.

Unutmamak gerekir ki Osmanlı padişahlarının üçte biri kadarı tabii bir surette vefat etmişken, bir çoğu ise sıra dışı bir tarzda ölümle karşılaşmış, çok daha fazlası ise suikastlara kurban gitmişti. Sultan Abdülaziz’e reva görülen hunharca muamele ve bu muamelenin en tepedeki ve en namlı bürokratlarca tertiplenmiş olması ise henüz hafızalardaki tazeliğini muhafaza etmekteydi.

Terör ve suikastlar sadece Sultan Abdülhamid’in değil çağdaşı her Avrupa kral, kraliçe ve hükümdarı tarafından da şikâyet edilip mustarip olunan şeylerdi.

Rus Çar’ı Nikola, örneğin, o dönemde söz konusu tehlikelere maruz kalanların en başta gelenlerinden birisiydi.

Bir keresinde Nikola, müttefiki olan İngiltere ve Fransa’yı ziyaret etmek istemişti. Zira gerek Fransa gerekse İngiltere kralları Nikola’nın o zamanlar hem güçlü hem de samimi dostlarıydı.

Fakat bu iki ülke halklarının ekseriyetinin Nikola’ya bakışı, kendi kralları ile aynı yönde ve onunki kadar dostane değildi. İngiltere ve Fransa toplumlarının muayyen bir kısmı, kendilerine kötülük yaptığı için değil, sadece ve sadece otokratlara karşı o sıralar Avrupa’da genel olarak gösterilmekte olan muhalefet hareketinden ötürü Nikola’ya düşmanca hisler beslemekteydi.

Gerek İngiltere’de gerekse Fransa’da, Rusya’da iktidarı alaşağı etmek ve halk idaresi kurmak isteyenlere karşı sempati duyan fazlasıyla anarşist vardı. Bu radikal anarşistler Nikola daha Fransa ve İngiltere’ye gelmeden ona karşı tepkilerini göstermişler ve onun ülkesine dönmesine hiçbir surette fırsat vermeyeceklerini ve kendisini saf dışı etmenin temel hedefleri olduğunu aleni bir şekilde belirtmişlerdi.

Fransa ve İngiltere idaresi bu aleni tehditler karşısında Çar’ın emniyetini sağlamak maksadıyla bir dizi polisiye tedbirler almak zorunda kalmışlardı. Fransa bu emperyal misafirini savaş gemileri ve askerlerinin korumasına alarak sağlamışken, İngiltere ise Çar’ı çelik yelekler içinde ağırlamak gibi bir zorunluluğa maruz kalmıştı.

Çar Nikola seyahati sırasında her iki devletçe o kadar sıkı sıkıya korunmuştu ki, ona zarar verebilmek ancak insan üstü bir güç kullanmayı gerekli kılmakta yahut onu koruma sorumluluğunda olanlardan birinin ihanette bulunmasını icap ettirmekteydi.

Acaba Çar Nikola İngiltere ve Fransa’ya yapmış olduğu ziyareti sırasında anarşistlerin tehdidine maruz kalmış da kendi imparatorluğunda sulh ve sükûn içinde mi yaşamıştı.

Hayır. Bilakis Nikola kendi ülkesinde de huzursuz ve mutsuz bir hayat sürdürmekteydi. Zira her nereye giderse, suikasta uğrayabileceği endişesi ile kalabalık sayıdaki askeri muhafızları ona korumalık etmekte ve hassasiyetle muhafaza olunmaktaydı.

Esasen Nikola’nın sürekli olarak muhafızlarınca kuşatılmış olması ona bir nevi hapis hayatı yaşatmaktaydı. O, ne rahat bir nefes alabilmekte ne de huzuru ve sükunu hakkıyla tadabilmekteydi. Nikola’nın rahat edebildiği tek yer ve an, sarayının duvarları dahilinde olduğu anlar yahut sarayının geniş bahçesinde dolaşma imkanına kavuştuğu zamanlardı.

O, özgürlüğü adeta tanımıyor ve bilmiyordu. Tek başına sarayının dışına çıkması da hiçbir zaman için mümkün değildi. Atı ve arabasıyla sarayı dışına çıktığında ise sağında solunda, önünde ve arkasında, adeta Nikola’nın üzerine kuş pislemesin, kem gözlere rast gelmesin kabilinden, dört nala giden süvarilerinin dikkatli ve temkinli koruyuculuğu kaçınılmaz olmaktaydı.

Diğer taraftan Çar Nikola, emrinde çalışanların ve hizmet edenlerin sadakatlerinden de doğrusu pek de emin değildi ve bir suikastın aracısı olmalarına imkan vermemek üzere onları da sık sık değiştirmek gereği hissetmekte ve bu tedbire başvurmakta ihmalkar davranmamaktaydı. O, hiç mübalağasız, hiç kimseyle rahatça ve tek başına konuşamaz olmuştu… Kendisine yaklaşan herkes şüphe ile karşılanmakta ve potansiyel tehlike olabileceği düşünülmekteydi.

Dünyadaki en kudretli hükümdar olarak kabul edilen Çar Nikola’nın o şanlı kudretine rağmen içinde bulunduğu şartlar işte bu minval üzereydi.

İşin garibi ve garabeti ise Çar Nikola’ya tercih ettiği yaşam tarzı, hayatı ve icraatlarından ötürü bugünkü Rusya’da bizde Sultan Abdülhamid’e saldırıldığı kadar saldırılmamasıdır.

…..

Bu dönemde anarşistlerin eylemlerinin en makbul olanı ise hükümdarların bir şekilde öldürülmeleriydi. Bu yöndeki eylemleri ile en ziyade dikkat çekenler ise Nihilist olarak nitelendirilen daha ziyade Rus anarşistleriydi.

…..

Anarşistlerin bahis konusu algısal yaklaşımları dolayısıyladır ki:

1865’te ABD’de Lincoln öldürülmüşken…

1878’de Kayzer I. Wilhelm suikasttan şans eseri kurtulmuştu.

1879’da Harkov Valisi Prens Kropotkin ise anarşistlerin elinden ve ölümden kaçamamıştı.

1880’de Rus Çar’ın kış mevsimlerinde kullandığı sarayının bir bölümü havaya uçurulmuş ve bir hayli asker maalesef ölmüş ve yaralanmıştı.

Rus teröristlerin en dehşet verici eylemleri ise Çar’ı öldürmeleri olmuştu.

1881’de II. Aleksander uğradığı suikasttan kurtulma şansını ne yazık ki bir daha yakalayamamıştı.

1881’de ABD’de Garfield katledilirken…

1887’de İngiltere’de Kraliçe Victoria’nın iktidarının Altın Jübilesi kutlamaları esnasında İrlanda kökenli anarşistlerin hazırladıkları bir suikast planıyla Kraliçe’yi öldürmek istedikleri tespit edilmişti.

1894’te Fransa Cumhurbaşkan Carnot ve…

1896’da Doğu’da İslam dünyasından bir coğrafyada İran’da Nasıreddin Şah anarşistlerin isabet bulan kurşunlarının hedefi olmuş ve ne yazık ki o da öldürülmüştü.

1897’de İspanya Başbakanı Castillo da suikasta uğramış ve maalesef onun da hayatı son bulmuştu.

1898’de Avusturya İmparatoriçesi ve Kayzer Franz Josef’in hanımı Elizabeth de öldürülenler arasında yerini almıştı.

1900’de ise İtalya Kralı Umberto katillerin hedefi olmuş ve nihayet öldürülmüştü.

1901’de McKinley ise ABD’de öldürülen başkanlardan birisi olmuştu.

1902’de Belçika Kral Leopold ise kendisine düzenlenen suikasttan nasıl olmuşsa bir şekilde kurtulabilmişti.

1903 Haziranında Sırp Kralı Alexander ve eşi Kraliçe Draga da öldürülmüş ve bedenleri parçalanarak etrafa fırlatılıp atılmıştı.

1906’da İspanya Kralı ve eşi ise suikasttan kurtulma şansı bulmuştu.

1908 Şubatında Portekiz Kralı I. Carlos, o da maalesef öldürülmüşü.

Bütün bu kral, kraliçe ve hükümdar seviyesindeki cinayetlerin hepsi daha Sultan Abdülhamid hayattayken gerçekleşmiş ve kendisi bütün bunlara şahit olmuştu.

Sultan Abdülhamid’in kendisi de benzeri saldırılardan masun olmamış, daha şehzadeliği döneminde zehirlenme girişimine maruz kalmış, saltanatı süresince de hemen her yıl ve neredeyse her gün hal edilme, suikasta uğrama yahut öldürülme teşebbüslerine muhatap olmuştu.

1878 yılında “Sarıklı Mücahit” lakaplı Ali Süavi ve beraberindekiler sarayı basarak Sultan Abdülhamid’e darbe yapmak istemişlerdi…

1905’te Yıldız Camii’nde patlayan bomba Ermeni teröristlerinin eseriydi ve onlarca askerin ölmesine ve bir hayli at ve arabanın telef olup parçalanmasına sebebiyet vermişti.

Selanik’te Alatini Köşkü’nde murakabe altında tutulduğu günlerde kendisini korumak üzere görevli bulunanlardan biri tarafından kurşunlamış ama kurşunlar şükür ki hedefini bulamamıştı. Ne yazık ki ve ne yazıklar ki, muhalifleri ise onun öldürülmesini, tahttan indirilmesini teşvik noktasında anarşistlere ve hamilerine manevi destek vermişti. Onu öldürmek isteyen Ermeni anarşistlerine zavallı Tevfik Fikret tarafından, hem de varlığı iddia edilen istibdat idaresinde, şiirlerle meth ü senalar dizilmişti.

Ancak Sultan Abdülhamid, kendisine karşı girişilen, tahtına ve hayatına son vermeyi amaç edinen her saldırıdan her defasında Allah’ın yardımı ve takdiri ile kurtulmuştu.

Onun sağ salim hayatta kalması tabii ki öncelikle Allah’ın takdiri ve onun için tayin etmiş olduğu kaderin tecellisiydi. Ancak göz ardı edilmemesi gereken önemli bir nokta da Sultan Abdülhamid’in şahsi güvenliği konusunda şahsen almış ve resmen aldırmış olduğu bir dizi tedbirlerdi.

Yukarıda sözünü ettiğimiz gerek Avrupa’da gerekse Osmanlı Devleti’nde meydana gelen elem verici mezkur hadiselerin Sultan Abdülhamid’i etkilememesi tabii ki mümkün değildi.

Hiç şüphesiz ki o da gayet elim ve dehşet verici bütün bu olaylardan oldukça derin bir şekilde etkilenmiş ve müteessir olmuş ve olmaktaydı.

Bundan dolayı olmalıdır ki o, kendisini korumak adına kendince mükemmel bir sistem geliştirmişti. Saltanatı boyunca Sarayı’na çekilmiş, siyasi ve dini zorunluluk olmadıkça dışarı hiç çıkmamıştı.

Evet, iktidarda bulunduğu sürece Yıldız Sarayı son derece titiz bir şekilde korunmuştu. Saray adeta çelikten bir kale gibi Boğaz’ın sırtlarında yükselmekte, Sultan Abdülhamid ve beraberindekilere İstanbul’u tepeden net bir şekilde seyretme imkanı vermekteydi.

Hatanın gafletten kaynaklandığına, gafletin mazur görülmesinin ise makul olmadığına inanan biri olarak Sultan Abdülhamid’in şahsi güvenliğini sağlama hususunda kendince önem verip icra ettiği bir hayli tedbirleri de söz konusuydu.

Çelik yelek kullanmak, tılısımlı (okunmuş) gömlek giymek, dublör kullanmak ve balonun bombalı bir “drone” şeklinde kullanılabileceğini varsayarak İstanbul semalarında balon uçurtulmasını yasaklamak onun almış olduğu ön emniyet tedbirlerinden sadece ve sadece bazılarıydı.

Evet, İstanbul’da balon uçurtulması Sultan Abdülhamid’in emri ile yasaktı, yasaklanmıştı. Sultan’ın emri hilafına hareket edenler ise sonuçlarına katlanmak zorundaydı.

Sultan Abdülhamid hilkaten şüpheciydi. Canına kastetmek isteyen anarşistlerin balonu “drone” gibi kullanarak yukarıdan aşağıya Yıldız Sarayı üzerine patlayıcı ve yok edici maddeler boca edebileceğini düşünmekteydi. Böyle bir olasılığa inanmış olmalıydı ki, gaflet gösterip suikasta uğrayarak ölenlerin akıbetine muhatap olmamak için, balon uçurulmasını ve uçurtulmasını İstanbul semalarında yasaklamıştı.

Onun o günkü tarihte bu doğrultudaki öngörüsü o günkü insanlar açısından mutlak bir hayal, kuruntu ve her insanın ruhunda az veya çok ama mevcut olduğunda şüphe bulunmayan vehmin en akıl almaz dışa vurum şekillerinden birisi olarak görülmüş ve o şekilde değerlendirilmişti. Hatta Abdülhamid, akla ziyan bu filozofça yaklaşımından ötürü, bir hayli kınanmış ve yerilmişti. Özellikle Avrupalılar onun bu tasavvuru ile açık açık alay etmişlerdi.

Zira o tarihlerde Avrupa’da neşredilen bir haber ve değerlendirmede Sultan Abdülhamid’in balona bakışı aynen şöyle ifade edilmekteydi:

Bisiklet yarışları, operakomik ve telefon Yıldız Sarayı’nın sadece yersiz korkuları arasında yer almakla kalmamakta fakat aynı zamanda nefret edilmektedir. Bunun böyle olmasındaki endişe verici etken ise Yıldız Sarayı’nın karadan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı son derece iyi muhafaza edilmesine mukabil havadan gelebilecek düşmanın, Ermeni teröristler yahut başkaca anarşistler tarafından bulutlardan yönlendirebilecek her türlü tehdide açık olmasıdır. Bu nedenledir ki İstanbul’da balon uçurulması yasaktır. Boğaz’ın karşı yakasında gökyüzüne yükselmiş bir balonun görülmesi halinde Saray’ın kapıldığı korkuyu çok aleni bir şekilde gözlemlemek gayet mümkündür. Böyle bir durumda Saray’ın memurları süratle balonun uçurtulduğu yere intikal eder ve yasakları hiçe sayanın kim olduğunu tespit eder…”

Esasen Avrupalı siyasiler ve diplomatlar Sultan Abdülhamid ile ilgili olarak kendi ifadelerinde ve takdirlerinde çelişki içerisindeydiler. Zira bir taraftan Sultan Abdülhamid’e Balon-Drone yaklaşımından ötürü bıyık altından gülerken diğer taraftan ise onun Avrupa’daki en dahi hükümdar, herkesin iki adım sonrasını hesapladığı bir konuda onun yirmi adım ötesini düşünerek hareket eden en akıl almaz siyasi yetenek olduğunu her fırsatta itiraf etmekten de geri kalmamaktaydılar.

Yüz yıl önce balonun “drone” olabileceğini düşünmek muhakkak ki o gün yaşayanlardan bazıları için bütünü ile bir ham hayaldi.

Bugünkü teknolojik gelişmeleri idrak etmiş olan bizler için bunu anlamak ve o günkü yaklaşımları makul görmek mümkündür. Ancak onun bu yaklaşımını bugün bile anlayamayacaklar da muhakkak ki olacaktır. İşte bu durum tam anlamıyla garabet demektir.

Balonun bir başka şekilde ve bir başka maksatla kullanılabileceği gerçeğinin daha bir asır öncesinde sezilmiş olması günümüzde bazılarınca yadırganabilinirse de bu gizli hakikati idrak etme yeteneğindeki kişinin siyasi ve tarihi değerinin ne derece ileri ve boyutlu olduğuna hiçbir şekilde gölge düşürecek nitelik ve kıymette olmayacaktır.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir