ABD BELGELERİNDE İSMET İNÖNÜ VE TURANCILIK DAVASI 2

Belki o dönemde cereyan eden kış mevsiminin dondurucu suretteki etkisiyle veya kim bilir belki de bir başka sebeple, her ne olmuş ise olmuş İsmet Paşanın ısrarla, üzerine basa basa dile getirdiği Türkçülük duygu ve vurgusu sona bulmuştu.

Artık yeni bir dönem başlamıştı. İsmet Paşa artık reis-i cumhur olmuştu. İkinci adam olmaktan çıkmış tek adamlığa yükselmişti. Ancak onun bu yükselişi tam bir Türkçülük aleyhtarı olmasını da doğurmuştu.

19 Mayıs 1944’teki Gençlik Günü’nde yaptığı konuşmada ırkçılığın ve Turancılığın aleyhinde sözler etmişti. Mesleğini siyasi amaçlar için kullanan öğretmenlere karşı uyanık olmaları için Türk gençliğine uyarılarda bulunmuştu. Ahlaksız ve vicdansız politikacıların öğretileri ile gençliğin zehirlenmesine hükümetin en sert tedbirler ile karşı duracağını belirtmişti. Türkiye ile komşuları arasında tamir edilmez düşmanlıklara sebebiyet veren Panturanizmi kınarken Cumhuriyet Türkiye’sinin bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan komşuları ile samimi münasebetler içinde olmasının Türk milletinin mutluluk unsuru olduğunu; bu politikanın sınırlar ötesinde maceraperest hayaller gütmekten bütünüyle azade bulunduğunu ve bu siyasetin muvakkaten değil, bilakis Türkiye’nin resmi politikası olduğunu beyan etmişti.

Fakat daha düne kadar “Görevimiz memleketteki herkesi Türkleştirmektir” ifadelerinin aksi yönde beyanlarda bulunan İsmet Paşayı kim dinler…

Yıl 1944. Aylardan Mayıs. Bahar mevsimi. Ankara Üniversitesi ve askeri okul öğrencilerinden birkaç yüz kişilik bir grup 3 Mayıs günü Ankara adliyesinin önünde yaktıkları ateşe bir kısım kitapları atmışlar ve alevlenen ateşin etrafında halay çekmişlerdi.

Zararlı” kitapların yakılmasından sonra bir gurup genç Türkçü sloganlar atarak bahsedilen yere gelmişler ve Sabahattin Ali’ye karşı duruşması yapılmakta olan “Türk faşisti Turancı” diye tanımlanan Orhun Dergisi sahibi Nihal Atsız davasına müdahil olmuşlardı.

Öğrencilerin protestosu neticesi duruşma bir başka tarihe (26 Nisana) ertelenmişti.

ABD belgelerine göre 10 yıl önce Berlin’de meydana gelen hadisedeki kardeşlerini örnek alan ve hareketlerinin amacını komünist karşıtı bir eylem olarak niteleyen bu öğrenciler ve eylemleri tam da Hitlervari bir metottu. Resmi makamların kesinlikle daha radikal tedbirler alması gerekmekteydi.

Ankara Musiki Konservatuarı hocası Sabahattin Ali ile İstanbul’da bir lisede öğretmen olan Nihal Atsız arasındaki dava Nihal Atsız’ın İnönü’ye yazıp gönderdiği ve içerisinde Sabahattin Ali’yi komünist ve vatan haini olmakla suçladığı bir mektubun neticesi olarak başlamıştı.

Böyle bir mektubun gönderilmiş olması neticesinde hükümet muayyen bir Türk aydın grubunun öğrenciler arasında Pantükist idealler ve faşist doktrinlerin öğreticisi olduğunun farkına varmıştı. Türk siyasi liderleri, hususiyle de İnönü gösteriler vesilesiyle alenilik kazanan bu duruma son derece öfkelenmişlerdi. Ve derhal Türk gençliği arasında icra edilmekte olan bu hareketi sonlandırmak üzere harekete geçmişlerdi.

Öncelikle gösterilere katılmış ve alakalı bulunan fertlere karşı son derece sert tedbirler alınıp tatbike konulmuştu. Yargılanmak üzere trenle Ankara’ya gelirken öğrencilerle birlikte kendisini karşılayıp selamlayan, öğrencilerin duruşmaya engel olmalarına karşı çıkmayan ve kendisi de gösterilerde yer aldığı gerekçesi ile ADCF dekanı dekanlık görevinden uzaklaştırılmıştı. Atsız’ı karşıladığı için Ziraat Enstitüsü müdürü de Tarım Bakanlığı’na sürgün edilmişti. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi sekreteri ve Ankara Devlet Konservatuarı müdürünün, gösterilere katılmalarına engel olma konusunda görevlerini hakkıyla icra etmedikleri suçlamasıyla, vazifeleri son erdirilmişti. Sabahattin Ali’nin savunmasını kabul etmeyen Ankara Barosu’na tebrik telgrafı gönderen İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin de kaydı silinmişti.

Basın cephesinde ise, yarı resmi bir gazete hüviyetine sahip olan, Ulus gazetesinde Falih Rıfkı Atay son olarak meydana gelen olayda kendi menfaatleri için gençliği istismar eden tahrikçileri kınamakta ve kışkırtıcıların 1927’den İkinci Dünya Savaşının erken dönemlerine kadar Romanya’daki aşırı milliyetçi, kökten dinci, aşırı sağcı, anti-semitist, faşist bir hareket ve siyasi parti olup memlekete oldukça zarar vermiş bulunan Romanya Demir Muhafızları gibi bir örgütlenme içerisinde olduklarını belirtmişti. Türk anayasasının prensiplerine açıkça aykırı bulunan ırkçılığı ve Turancılığı şiddetle kınamış, ırkçı ve Turancı propagandaya karşı Türk gençliğinin aydınlatılması gerektiğini vurgulamış ve bunların o günün Türkiye’sine ne denli yabacı şeyler olduklarını ve ne kadar büyük tehlike oluşturduklarını açıklamıştı. Falih Rıfkı ayrıca “Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki hiçbir ferdin ırkçı yahut Turancı olamayacağını, böylesi insanların Türkiye’nin milli birliği ve güvenliği için tehlike teşkil ettiğini” de ilave etmişti. Falih Rıfkı’ya göre Türkiye, kapılarını, sınırları dâhilinde milli birliğini muhafaza etmek isteyen Türkiye ile işbirliğinde bulunma arzusunda olan Türklere kapılarını açık tutmuştu. Türkiye sınırları dışında kalan Türklere Türkiye’nin temennisi kendi ülkelerinde ve tercih etmiş bulundukları rejim dâhilinde mutlu bir surette yaşamalarıydı.

Atay’ın bu yazısı İstanbul gazetelerinde yeniden neşredilmiş ve sair gazetelerin editörleri yazıyı inceden inceye gündemleri konusu kılmışlardı.

Dönemin Ankara’daki ABD elçisi buraya kadar yaşanan hadiseleri dikkate alarak diyor ki:

Son zamanlara kadar Türk Hükümeti Turancı fikirleri ve amaçları için mücadele edenleri fazlaca dikkate almadı. Yaptığı zaman zaman sadece, bu grubun temel yayın organları olan, Bozkurt ve Çınaraltı gibi dergileri kapatmak oldu. Bu grubun öğretilerinin temel gayesi, Mustafa Kemal’in tatbike koyduğu inkılapların fikri esaslarını belirlemiş olan Türk sosyoloğu ve yazarı Ziya Gökalp tarafından savunulan fikirler çerçevesinde, Türk kanı taşıyan herkesi daha büyük bir Türkiye’de birlik haline getirmektir. Fakat Mustafa Kemal onun Turancı fikirlerine iltifat etmemiştir.

Bu doktrinin söylemleri, ırksal saflığa vurgu, yabancı kan bağının oluşumuna ve başa geçen yabancı unsurların mevcudiyetine tepki, askeri güç ve savaşın övülmesi vb. unsurlardır.

Bazı dışsal görünümleri ile Turan öğretilerine benzerlik gösteren Faşist devletlerin aşırı milliyetçi uygulamaları, bu gruba hitap etmekte ve sonuç olarak faşist idealler ve hedefler bu harekete dâhil olmaktadır. Yandaşlarının çoğu totaliter yapıya sempati beslemekte, örneğin Nihal Atsız’ın kişisel görünümünde Hitler’i taklit etmeye çalıştığı belirtilmektedir. Bununla birlikte şunu da belirtmek gerekir ki, Turancılar ve ırkçılar, Türk devleti ve liderleri tarafından hiçbir surette destek veya sempati duyulmamış olup şimdiye kadar kendi fikirlerini destekleyen kamusal bir eğilimi sağlama çabalarında hiçbir başarıya ulaşamamış, son derece küçük bir gruptan ibarettir.

Böyle bir raporun o dönemde kaleme alınmış olması gerek dâhilde ve gerekse ABD örneğinde olduğu gibi Turan hareketi diye adlandırılan Türk milliyetçiliğine nasıl değerlendirilmiş olduğunu göstermesi bakımından önemli olsa gerekir. Zira hemen belirtelim ki Türk milliyetçiliği ile ilgili öğreti ve hadiseler bazı fertler ve cenahlar tarafından “Hükümeti devirmek isteyen Türkiye’deki Alman yanlıları” olarak vasfedilmiştir. Bu yöndeki iddia, itham ve söylemlerin aslı ve esası olmadığını ABD elçilik raporları da teyit etmektedir.

ABD temsilcisi, neticesi için karar vermede acele etmemek gerektiğini, mali zararlar ve sair hususlar dikkate  alındığında mutlaka bir adım atılacağını ve belki de İnönü’nün kabinede değişiklik yapma yoluna gideceğini….vs. değerlendirmesini yapmıştı.

İsmet İnönü ise 1944 yılı 19 Mayısında yaptığı konuşmada Turancılık konusuna temas etmekte ve şöyle demekteydi:

Milli eğitimde olduğu kadar gençlerin eğitimibde de en tehlikeli ve hatalı temayül mesleğini siyasi amaçlar için kötüye kullanan öğretmenlerdir. Öğrencilere kendi siyasi kabullerini propaganda etmeye çalışmak kadar hiçbir şey bir öğretmenin kariyerine zararlı değildir. Bu muzır ve suç fiiline müsamaha göstermemek üzere hükümet katı tedbirlere başvurmaktan asla çekinmeyecektir. Tahrikçi entrikacılar başlangıçta hiç şüphesiz ki işe az bir iğfal ile başlayıp memleket gençlerini yanlış istikamete o suretle kanalize ederler ve bin bir çeşit vatanperverlik ve masumiyet siması ile görünmeye çalışırlar.

Milliyetçi Türkiye vatandaşlarına anayasamızca tanımlanan vatanperver milliyetçi olmanın yolları sunulmuştur. Devletimiz milliyetçi bir devlettir. Bütün dünya milletleri ile samimi ilişkilerini muhafaza etmeyi arzu eden devletimiz milli menfaat ve milli idealler üzerine kurulmuştur. Devlet felsefemiz iyi niyetli ve yapıcı düşünceli tüm vatandaşlarımızı birleştirmek ve unsurlarının bütününü eritip kaynaştırmaktır. Genel olarak azınlık diye tanımlanan Türk vatandaşları da, diğer Türk vatandaşları ile aynı hak ve imtiyazlara sahiptir.

Son hadiseler bize muhaliflere ve vicdansızlara karşı savaşmamız gerektiğini hatırlattı. Bizler Türk milliyetçisiyiz, fakat biz ülkemizde ırkçılık prensiplerinin da düşmanıyız. Irkçı lider olarak isimlendirilenlerin trajik deneyimcilerin maksadı hafızalarımızda hala canlıdır. Toplum, milleti bin bir parçaya bölecek olan ırkçıların zehirlemesine terk edilemez ve toplumun muayyen bir parçası yıkıcı faaliyetleri ile ülkenin bütünlüğüne kastetmektedir.

Turancılık son zamanların zararlı ve sağlıksız manifestosundan başka bir şey değildir. Milli Mücadele bitip millet selamete erince sadece Sovyetler bizim dostumuzdu. Komşularımızın zihninde bize karşı eski düşmanlıkların hatıraları hala canlıyken, herkes, eğer bir güç elde edersek, maceracı ve saldırgan bir politika izlemek için ilk fırsatı yakalayacağımızı düşündü. Cumhuriyet, medeniyetin istikrarlı yaşamının temel koşullarından birinin, milletler arasında güvenin varlığı olduğunu düşünmektedir. Cumhuriyet, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan komşularıyla iyi ve samimi ilişkiler kurmanın Türk milletinin mutluluğu için önemli bir unsur olduğunu da gerekli gördü. Görülüyor ki, ülke sınırları dışında herhangi bir maceraya atılmaktan tamamen bağımsız olan bu ulusal politika, geçici bir politika değildir. Önemli olan nokta, bu politikanın inanç ve anlayıştan kaynaklanmasıdır. Turancılar, Türk milleti ile komşuları arasında telafisi mümkün olmayan düşmanlıklara neden olacak tek olası şeyi buldular. Bu bilinçsiz ve acımasız kişilerin yanlış ve zararlı sözlerinden memleketin kötülüğünün etkilenmemesi için mutlaka cumhuriyetin elindeki tüm tedbirleri alacağız. Irkçılar ve Turancılar neden gizli yollara ve organizasyonlara başvurdu? Aynı kana sahip olanlar arasında gizli komplolar, kışkırtma fikirleri bu ülkede başarılı olabilir mi? Doğu ve batı ülkeleri gizli Turancı cemiyetlerce fethedilebilir mi? Bunlara ancak devletin kuralları ve anayasaları ayaklar altına alındıktan sonra teşebbüs edilebilir. O halde, Cumhuriyet’e ve Büyük Millet Meclisi’ne karşı cazip fikirlerle yöneltilen girişimlerle karşı karşıyayız, bu komplocular hepimizi kandırmayı hedefliyor.

Çıkarlarına hizmet etmeye çalıştıkları, Türkiye’nin ırkçı ve Turancı olması konusunda ısrar edenlerdir.

Hangi millete faydalı oluyorlar ve kimin amaçlarını destek sağlıyorlar? Muhakkak ki, vatandaşlarımızı, sadece arkasından musibet ve felaket getirebilecek bu tür fikirlerle aşılamaya çalışanların Türk milletine hiçbir faydası yoktur. Bu tür hareketlerden yalnızca yabancılar yararlanabilir. Bu komplocular isteyerek ve bilinçli bir şekilde bu yabancılara mı hizmet ediyor? Yabancılar, saldırganları hareketlerinde yönlendirecek kadar onlarla yakın temas içinde mi? Bu sorulara bugün için kesin surette cevap vermek mümkün değil.

Ancak komplocuların yabancılara hizmet etmek niyetinde olduğu veya yabancılarla herhangi bir bağlantısı bulunduğu asla kanıtlanamasa dahi, bu hareketlerin Türk milletine ve Türk anavatanına zararlı olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Anavatanımızı bu yeni komplolara karşı da koruyacağımızdan emin olabilirsiniz.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir