31 MART’IN İSTANBUL SOKAK KÖPEKLERİNE BEDELİ

Bugün İtlere Yapılan Zulüm, İttihatçılardan Bizlere Kalan Kadim ve Kötü Bir Mirastır.

İttihatçıların Abdülhamid’i Bertaraf Planı

1908 hadiseleri sonrasında Sultan İkinci Abdülhamid iktidarda şeklen de olsa bulunmaya devam etmişse de İttihatçıların derinden derine Sultan’a karşı duydukları siyasi endişeleri mevcuttu. Onunla birlikte hedefledikleri yola devam edemezlerdi. O iktidarda, şeklen de olsa, kaldığı sürece kendileri gölgede kalacak ve istedikleri gibi ülkeyi yönetemeyeceklerdi. Belki de bir süre sonra ve bir şekilde bertaraf edileceklerdi. Onu başlarında atmak ve rahata ermek onların ve onları destekleyenlerin esas gayesiydi.

Sultan İkinci Abdülhamid, o yaşlı kurt, o da bu durumun pek tabii ki farkındaydı.

İttihatçıların komutasındaki askeri kuvvetler 24 Nisan sabahı saat 05.00’te İstanbul’a girdi.

Şehrin muhtelif yerlerinde yoğun çatışmalar yaşandı.

Çatışmalar sırasında her iki tarafça da sahra topları, ağır toplar ve makineli tüfekler kullandı.

Özellikle Taşkışla’da olmak üzere bazı yerlerde, kararlı bir savunma sergilendi.

Nihayet, Yıldız Sarayı, Selanik’ten gelen askerlerin bütünüyle çemberi içerisinde kaldı.

1.000 kişinin öldüğü ya da yaralandığı tahmin edilen şehrin sokaklarında yaşanan şiddetli çatışmalardan sonra, saat 13.00 itibarıyla başkente İttihatçı kuvvetler tamamıyla hâkim oldu. Köşe başları tutuldu, tedbirler alındı…

İttihatçı kuvvetler şehirde sürekli devriye gezdirip asayişi sağlamaya çalıştı.

Şehirde bulunan yabancılar kimsenin hedefi olmamışssa da çatışmalar sırasında bazı yabancılar yaralanmıştı. New Orleans‘lı bir gazete muhabiri olan Frederick Moore boynundan vurulmuştu. Booth adında başka bir Amerikan muhabiri kafasından hafif yara almıştı.

Çatışmalar sırasında bir dizi mermi de Saray’ın sınırları içine düşmüştü.

Abdülhamid ise pervasız bir surette davranmakta ve her zamanki gibi Yıldız Sarayı’nda bulunmktaydı.

Nihayet Yıldız Sarayı kuvvetleri komutanı beyaz bir bayrak ile gözükmüş… Teslim şartları müzakere edilmeye başlanmıştı.

İttihatçı kuvvetlerin komutanı aynı gün öğleden sonra saat 16.00’ya kadar teslim şartları konusunda kendisine kesin cevap verilmesini istiyordu.

Şehirde bulunan altmış Amerikalı turistten oluşan bir grup, limandaki bir vapurla şehirden güvenli bir şekilde ayrılmış olsalar da İttihatçılar 13 Nisan (31 Mart) isyanına sebebiyet veren birliklere hiçbir surette merhamet göstermemişti.

Londra’daki Jön Türklerin temsilcisi olan Halit Bey, aynı gün The Associated Press‘in temsilcisiyle konuşmuş, Abdülhamid’in tahttan indirileceği öngörüsünde bulunmuştu.

Halit Beyin açıklamaları:

Hepimiz Sultan’ın zarar görmesinden endişe duyarız. Ancak son olaylardan sonra mevcut egemenliğe saygı, sempati ve sadakatte devamlılık beklemek imkânsız olacaktır…

Meşrutiyet taraftarları, hâkimiyet konusunda gerekli değişikliğin gönüllük esası üzerine gerçekleştirilmesi dileğindedir. Kısa bir süre sonra yeni bir sultanın tahta çıkacağına inanmak için gerekçelerim var. Bu değişiklik, sükûnun yeniden hâkim kılınmasını sağlayacaktır.

şeklinde olmuştu.

İttihatçı cenahta geleceğe dair yapılan plan ve kurguların, Sultan Abdülhamid’e ilaveten, İstanbul’da idrakinde olan bir başka kesim daha vardı. Bunlar zekâları ile ün yapmış ve asırlar boyu nice badireler atlatmış İstanbul’un bilge ve güngörmüş itleriydi.

Meşruti Hareketin Arifesindeki Gecede İtler

31 Mart hadisesinin arifesindeki gece İstanbul’un itleri, sıkıntılı bir şekilde, bütün gece boyu, kan donduran bir surette, manalı olduğu kadar da gizemli bir surette ve elbirliği halinde ulumuşlardı. Esasen onların kulakları delen bu ulumaları, insanlar farkında olmasa da, Abdülhamid idaresinde yaşamakta olan Payitaht’ın sakinlerine sundukları son serenatlarıydı.

O gece itler sıkıntılı bir şekilde uludular, her ne kadar kuzeyden gelen kuvvetleri göremeseler de, kokularını alabildikleri yabancı ruhlu insanların vatanlarını ele geçirmek üzere olduklarının farkındalardı. İstanbul’un yeni hâkimleri, çıta gibi dik ve zayıf, çoğu Slav ve Arnavut kökenli, parlak gözü, Sırp ve Arnavut dağcılarının neşeli kahkahasına sahip insanlar topluluğundan oluşmaktaydı. Şehrin atmosferine sinmiş olan muhafazakâr karakterli Anadolu ruhu, yerini keskin ve enerjik Makedon ruhuna teslim etmeye başlamış gözükmekteydi. Artık Osmanlı’nın Dersaadet’inde yeni bir dönem başlayacak, yeni bir idari ve ahlaki felsefe devr-i saadetin yerine kaim olacak hissini vermekteydi.

Gönlü, ruhu ve şuuruyla mevcut idarecilerden farklı olup Kuzey’den gelen bu insanlar uyku saatindeki şehri ve şehrin sükûnetini Mauser, Maxim ve Krupp silah ve toplarının insana ürperti ve korku saçan sesi, adeta gökler yıkılıyormuş hissi veren gürültüsü ile uyandırdığında İstanbul’un öngörülü ve zeki itleri, bilge köpekleri aniden taktiklerini değiştirmişler ve her biri adeta mezarda yatan ölüler kadar derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Mesela çatışmaların yoğun bir surette vuku bulduğu Taksim Kışlası’nın hemen yanı başında inşaat için getirilmiş olan kum yığınları, itlerin havadan yağmur misali yağan mermilerden kurutulmalarının yegâne sığınağı haline gelmişti. Her biri kendisini kurtarmaya çalışan Saray çevresindeki insanlar ve sokakları kendi kaderine terk eden İstanbullular gibi şehrin diğer semtlerindeki itler de, Taksim’dekiler misali, güvende olabileceklerini hissettikleri yerlere kendilerini korku içinde ivedilikle atıvermişlerdi. Oysaki it beyliği yasasına göre, kendi vatanından gayrı bir yere, başka bir beyliğe sığınılmaz, yaşanılan vatanın sınırları haricine çıkılamazdı.

İtler, çatışmalar sona erdikten sonraki birkaç gün boyunca da yine ortalıkta gözükmemişlerdi. Kim bilir belki de geçmişte atalarının edindikleri tecrübelerden kendilerince ders almışlar ve mevcut kargaşa ortamında sokağa çıkmanın tehlikeli olduğu idrakine varmışlardı. Gerçi böyle düşünmekte haksız da sayılmazlardı. 1909 Nisanında Sultan Abdülhamid tahttan indirilirken dönemin kahramanı Mahmut Şevket Paşa, ister kullansınlar ister kullanmasınlar, elinde silah taşıdığı görülen her bir askerin öldürülmesi talimatını vermişti. Bu emrin verildiği saatlerde kurşunlar havada uçuşmuş ve adeta bir sağanak gibi Büyük Pera Caddesi’nde olaya tanıklık etmek isteyenlerin tepesine bir şekilde dökülüvermişti. Yabancı gazete muhabirleri can havli ile sağa sola kaçıp bir binaya sığınmaya çalışmışken dört İstanbullu masum çoktan teslim-i ruh etmişti.

İtler sadece 12 Mayıs sabahı İttihatçıların iktidarı tüm unsurları ile ele aldıklarına değil, fakat aynı zamanda muhalif oldukları suçlaması neticesi 20 insanın öldürülmesine de tanıklık etmişlerdi. Dolayısıyla da itlerin mevcut şartlar dâhilinde sokağa çıkmaları akıl karı bir iş değildi.

Yaşanan bütün bu ve sair durumlar İstanbul itlerinden bazılarının, ya galiba çok umurlarında olmamıştı ya da neler olacağını tam anlamıyla idrak edememişlerdi. Zira yarım düzine bir it grubu bir bayırda, Nisan güneşinin altında sere serpe uzanıp yatmış, hem dinlenmekte hem de güneşlenmektelerdi. Gerçi sözü edilen itler vurdumduymazlıklarında yalnız da sayılmazlardı. Dükkânlar genel olarak kapalı olsa da, bazı şahıs ve gruplar, nadiren de olsa, yaşananlara aldırış etmeksizin sokaklarda it gibi dolaşmaktalardı. Çatışma bölgesinin dışında kalan alanlarda ise atlı arabaların da mevcudiyetleri görülebilmekteydi.

Taksim’deki itler gibi çatışma sırasında kendilerini emniyete alma sağduyusu ile hareket eden İstanbul’un sair itlerinin sokaklarda tekrar boy göstermeleri ise çatışmanın bütünüyle sona ermesi, şehre yeniden sulh ve sükûnun hâkim olması sonrasında ancak mümkün olabilmişti. Fakat itlerin bu dönemdeki dolaşımları eskisi gibi hür, eskisi gibi rahat, eskisi gibi kanıksanmış surette olmamış ve en kötüsü de eskisi gibi asırlar boyu sürmemişti.

31 Martın İtlere Bedeli

Yaşanan her saat ve geçirilen her gün İstanbul’daki kargaşanın mahiyetini daha belirgin bir hale getirmekteydi. Ancak öyle olsa da, ufuk karanlık, akıbet kasvetliydi.

Güneşin altında yan gelip yatan ve baharın ılık nefesini, taze ve bin bir çiçekten yayılarak cana can katan o enfes kokusunu solumakta olan söz konusu itler işin ciddiyetinin kesinlikle farkında değillerdi. Oysaki hem Hamidiye Dönemi’nde sükûn içerisinde yaşamış olan itler hem de imparatorluk halkları yeni bir devrin eşiğindelerdi. Sultan Abdülhamid’i tahtından etmek için payitahtta fitili ateşlenen toplar susmuşsa da onları aratmayacak kadar şiddetli çağdaşlaşma teraneleri başlamıştı. Bu teranelerden en büyük zararı görenler ise İstanbul’un yüzyıllara sâri mevcudiyetleri ile hayatlarını devam ettiren itleri olmuştu. Çünkü bu hayvanlara hakiki surette dost olan ve onları koruyup himaye eden Abdülhamid idaresi artık bütünüyle sona bulmuştu. Baharın havası içinde hülyalara dalmış olan itler belki de cetlerinin tarihte bu gibi birçok badire atlatmış olduklarını düşünerek rahatlarını bozmamışlarsa da bu defa payitahtta kopan sıradan bir yel ve her zamanki surette esen bir rüzgâr değildi; bilakis bir fırtına, her şeyi altüst edecek bir kasırga ve boraydı.

Mazide İstanbul itleri hemen her dönem hakikaten ciddi tehlikeler atlatmışlardı. Bazen uzaklara sürülmüş, bazen daha yakın mesafedeki yerlere kovulmuşlardı. Hemen her dönem İstanbul’un halkı gibi itleri de bu şehirden atılmak, başka beldelere gönderilmek istenmişti. Zavallı İstanbul itleri ne büyük ıstıraplar çekmişler, ne derin acılara katlanmak zorunda kalmışlardı. Hiç kimse halinden şikâyet etmesin, ezildik, üzüldük, dövüldük, kahrolduk demesin. Zira hiç kimse İstanbul itleri kadar ezilip horlanmamışlardır. İtler kadar hakarete uğramamışlardır. İtler kadar biçare kalmamışlardır. Hangi birini hatırlamalı, hangi birini anlatmalıydı ki… Ancak onca çaba, Avrupa’nın onca talebine rağmen, Yıldız Sarayı’nın direnmesi neticesi, son 33 yıl onları hiçbir güç İstanbul’dan, kendi öz vatanlarından mahrum bırakmaya muktedir olamamıştı. Fakat bu defa farklıydı. Kuyrukluyıldız onlara acımamış, bilakis kendilerine tam bir felaket getirmişti.

Her yük hayvanının ve çocukların çoğunun nazardan korunmak için takılar taktığı, astrologların hâlâ kazançlı ticaretlerini sürdürdüğü ve insanların büyük bir kısmının ay tutulmasını korku ile seyrettiği bir zamanda, İstanbul’da birçok insan dünyayı yok edeceğine inandığı Halleys Kuyrukluyıldızını korku ve endişeden kaynaklanan büyük bir huşu ile gözlemlemekteydi.

Felaketin beklendiği gecenin başlaması ile birlikte, içlerinde ürkeklik ve merak duygusu taşıyanlar gece kıyafetleri içinde evlerin damlarına çıkmışlardı. Geceyi damda geçiren endişe ve merak dolu ruhların sayısı ise yüzbinleri bulmuştu. Bu ruhlardan bazıları Kuyrukluyıldızı izlemek için, diğer bazıları korkuyu teşvik etmek üzere, daha başkaları ise arkadaş ve komşular eşliğinde gelen günün getirdiği dehşeti tabii bir surette karşılamak niyetiyle damlardaydı.

Gece boyunca bazıları dua etmekte, diğer bazıları ise şarkı ve müzikle arkadaşlarının kasvetini giderip onları neşelendirmeye çalışmaktaydı. Şafak söktüğünde yeryüzünün yerinde, gökyüzünün doğal düzeninde olduğu görülünce dünkü gecenin endişeli gözlemcileri duydukları neşe ve mutluluğu ellerini çırparak izhar etmişlerdi.

Söylenen ve gerçekleşmesinden endişe edilen göklerdeki felaket yeryüzüne her nasılsa inmemişti. Halka ilaveten gecenin karanlığında yahut doğan güneşin sabahında hiçbir felakete maruz kalmayan payitahtın yeni idarecileri, hükümeti ve şehrin belediye amir ve memurları da selamete ermişlerdi. Kuyrukluyıldız hiçbir kesime fiilen zarar vermemiş, sadece tek bir tek topluluğa bahtsızlık getirmişti.

Tüm gece boyunca, Pera ve İstanbul’un dörtte birinden fazlasında, kementler ve büyük ahşap maşalarla donanımlı zaptiyeler ve temizlikçi müfrezeler halkın sevgi unsuru olup asırlardan beri var olan İstanbul’un sokak köpeklerini yakalamak üzere ani baskınlar düzenlemektelerdi. Bazıları kementle, bazıları hususi olarak yapılmış uzun ve büyük maşalarla tutulmaya, kıstırılmaya ve sıkıştırılmaya çalışılmaktaydı. Hırlama, havlama yahut inlemelerine hiçbir surette itibar edilmeksizin, her biri tek tek, sıçrayıp çıkamayacakları kadar derin çöp arabalarının içlerine atılmaktalardı.

Kuyrukluyıldızın getirdiği felakete maruz kalan sokak köpeklerinden çok az bir kısmı, kendileri için isim ve adres taşıyan yakalar sağlamayı ve belediyenin belirleyeceği köpek vergisini ödemeyi yemin billah diyerek taahhüt eden mahalle sakinlerinin müdahalesi ile ancak kurtulabilmişlerdi. Tutsak edilen itlerin ise nereye götürüldükleri meçhuldü. Kimine göre yeni esirler önceki köpeklerin kaderini paylaşacaktı. Kimilerine göre ıssız bir ada onların bu dünyada göreceği son yer olacaktı. Daha başkalarına göre ise her biri işlenip eldivene dönüşecekti. Daha daha başkalarının beyanlarına göre ise hepsi sokaklardan emekli edilecek ve belediye tesislerinde düzenli bir hayat yaşamaya başlayacaklardı. Ancak sonradan anlaşılmıştı ki itler mavna mavna Marmara Denizi açıklarındaki Sivriada’ya taşınmış ve orada hep birlikte bağıra bağıra, inleye inleye, derin bir acı, elem, keder, açlık, susuzluk ve bütünüyle çaresizlik içinde hayata birbiri ardınca veda etmişlerdi…

Tam, asırlardır var olan 80.000 it!

Tam, kendi aleminde, 80.000 can!

Tam, 80.000 masum varlık!

İstanbul’un itleri, o gündür bugündür, acı çekmektedirler. Her biri elemlidir. Etraflarına baksalar da her biri, atalarının maruz kaldığı o kadim ve elim acının travmasını hala ruhlarında yaşamakta, hala kalplerinde duymakta ve dolayısıyla da dalgın, melankolik bir surette etrafımızda dolaşmaktadırlar…

Geçen hafta İstanbul’da bu acılı, elem dolu, kimsesiz ve bahtsız itlerden birisi itlere hizmet etmekle yükümlü Belediye’nin azap dolu ellerine düşmüş, iğdiş edilmek için karnı deşilmiş, kesilen yerler bir garip surette geri dikilmiş, sonrasında ise taze ameliyatı ve yarası ile acımasızca uluorta sokağa atılıvermiş…

Zavallı it!

Dili yok ki lanet etsin!

Mecali yok ki yardım dilesin!

Edepsiz değil ki canisine saldırıversin!

Sessiz, sakin, edepli, haddini ve sabretmesini bilir bu İt Efendi nihayet içindeki İttihatçı mirası kadim acılarına ilaveten sırtına ve yüreğine yüklenen yeni acılara daha fazla dayanamayıp, canilerinin yeni yasadan dolayı ceza alıp almayacakları takdirini vicdan sahibi yetkililerin vicdanına terk ederek ve kıyamet günü hakların sahibini bulacağı,  hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağından hiç şüphe etmeyerek öz yurdu, kadim vatanı sokak ortasında teslim-i ruh etmiş.

https://www.superhaber.tv/hayvanseverler-ibb-ve-ekrem-imamogluna-isyan-etti-her-sey-cok-guzel-olacak-dedigim-gune-lanet-ettim-haber-356045 

Hatırlayalım ki, çok değil, yakın bir geçmişte, İstanbul’un en azılı itlerinin yaşadığı Eyüp semtinde itlere, bir nezaket kuralı olarak, it değil, İt Efendi denirdi. Müsaade edelim de İt Efendiler de sınırlı dünya hayatımızın bir parçasını oluştursunlar; onlar da Allah’ın yarattığı bu güzel dünyanın ve tabii ki İstanbul’un özellik ve güzelliklerinden, havası ve suyundan bol bol istifade etsinler.

Müsaade etsek neyimiz eksilir!        

Emin olun eksilen sadece ve sadece gurur ve kibrimiz olur. Bilakis ruh yüceliğimiz, vicdani enginliğimiz, rahmet, merhamet ve şefkat cephemiz derinleşir, zenginleşir, güzelleşir ve erdem ve faziletimiz asumana erişir.

Hakkında Prof. Dr. Metin Hülagü

1962 tarihinde Ceyhan’ın Erenler Köyü’nde doğan Hülagü, ilkokulu Erenler Köyü ilkokulunda okudu. Ortaokulu 1976 yılında Ceyhan’da, Lise tahsilini ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. 1981-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesine devam etti. 1985-1987 Eğitim-Öğretim dönemlerinde Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde mastır yaptı. 1987 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü adına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Hülagü, yine aynı enstitüye bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde, Prof. Dr. Ali İhsan Gençer Bey’in danışmanlığında “Gazi Osman Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı” konulu doktora çalışmasına başladı.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir